Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 4 > BİR TERAPİ SEANSI -1-

BİR TERAPİ SEANSI -1-


Psikoloji alanında doktora yapan bir arkadaşım tez konusu ile ilgili konuşmaya gelmişti.

 

Doktora tezi ile ilgili multidisipliner çalışıyordu. Tezle ilgili, İslami perspektifin ne olabileceği hususunda tartıştık.


Konuşmanın hitamında; “sizden bir istirhamım olabilir mi?” dedi.


“Estağfirullah buyurun”


“Benim bir kliniğim var, psikolojik danışmanlık yapıyorum. Eğer uygun görürseniz, izin alabildiğim bir iki danışanımın seanslarına sizinde gözlemci olarak katılmanızı arzu ediyorum.”


“Neden olmasın?”


Birkaç gün sonra aradı. İki danışandan izin almış ve ard arda randevu vermişti.


İlk seansta on dokuz yaşında bir delikanlı ve annesi vardı.


Önce ikisini birlikte aldı odaya ve görüşme taleplerinin nedenlerini sordu.


Anne makinalı tüfek seriliğinde sıramalaya başladı. Arkadaşım kısa bir süre sonra susturdu, kendilerini anladığını söyledi ve anneyi dışarıya aldı.


Odada kalan gence; “neden burada olduğunu? Söylemek istediği şeyleri rahatlıkla konuşabileceğini, konuşulanların aralarında kalacağını, kimseyle paylaşılmayacağını” söyledi.


Genç, öne eğilmiş, ellerini, açık olarak oturduğu bacaklarının arasında birleştirmiş, başını iyice eğmişti.


Belli belirsiz, anlaşılmaz biçimde mırıldandı.


“Birisi senin sözünü kesmeden, anlamak için, saygıyla, eleştirip-suçlamadan dinleseydi ve sırrını kimseye vermeseydi; ona ne anlatmak isterdin?” Dedi psikolog.


Delikanlı başını yavaş yavaş yerden kaldırdı ve ağlamaya başladı.


Psikolog hiç müdahale etmedi, ağlamasına müsade etti, sadece kağıt mendil kutusunu uzattı.


Sakinleşen genç yavaş yavaş, düzensiz bir şekilde konuşmaya başladı.


“Annem ve babam, bizim için herşeyi yapmaya çalışıyorlar, Allah razı olsun. Bende onları çok seviyorum. Fakat çok fazla bunalıyorum. 


Annem sürekli babamın bize bakmak için ne kadar çok çalıştığını, kendisinin perişan olduğunu söylüyor.


Okulda öğretmen bizi anlamıyor, bizde onu anlamıyoruz.


Kimsenin bizi önemsemediğini, anlamadığını hissediyorum. Bende bu hayatı anlamıyorum. Amacım yok, hedeflerim yok, ne yapacağımı bilmiyorum.


Zaten bunalım içerisindeyim, arkadaşlarla takılıp, konuşuyoruz. Bunu da yapmasam delireceğim.


Gençlerin bir çoğu içki içip, uyuşturucu kullanıyorlar. Biz bulaşmamak için mücadele ediyoruz.


Kısaca ben bir yol bulmaya çalışıyorum fakat beceremiyorum. Annem, babam, okuldakiler, sokaktakiler bizi eleştiriyorlar, suçluyorlar, serseri muamelesi yapıyorlar.


Bizde kendimizi anlatamadığımız için savunmak zorunda kalıyoruz. Bu seferde kavga, dövüş.


İşte ana, babamızla sıkıntı böyle doğuyor. Bizi anlayamayınca sürekli suçlayıp, aşağılıyorlar. Sorumsuz, düşüncesiz, serseri, asalak, adam olmaz.


Sanki onlar dışarıdan görüpte, zannettiklerinden herşeyi en doğru anlıyorlarda, o sıkıntıları yirmi dört saat, en acı şekilde yaşayan ben, bunları hiç düşünmüyorum.


Anne, babamın fedakarlıkları beni eziyor, zaten sürekli hatırlatıyorlar. Fakat halimi anlatamamam, bir de üstelik sürekli aşağılanmak; bazen ne yapacağımı bilemiyor, çekip gidiyorum.


Bir akraba, “bu adam olmaz ama son bir çare bir psikoloğa götür demiş”, işte bu yüzden buradayım.


Psikoloğun güzel motivasyonu ile bir hamlede derdini anlatan genç sonra tekrar eski halini aldı. 


Ruhunun, ileri derece romatizmalı bir elin parmakları gibi büzüldüğünü gördüm. Gözlerimden, gayri ihtiyari iki damla yaş süzüldü. Belli etmemeye çalıştım fakat arkadaşımın gözünden kaçmadı.


Psikolog çocukla bir müddet daha konuştu sonra onu dışarıya çıkarttı ve annesini aldı.


Anne, bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan, misali sormadan anlatmaya başladı.


“Kocam gece yarılarına kadar çalışıyor. Ben zaten hiç durmam. Aman okusun, adam olsun diye çırpınıp, duruyorum. Nerde? Ne okuyor, ne çalışıyor, tam serseri gibi hareket ediyor. Varsa yoksa arkadaşları. Babası önüne alıyor, nasihat ediyor. Bir defasında iki tokat bile attı, nafile. Son çare size geldik.
 

Psikolog anne ile de bir müddet konuştu ve başka bir güne randevu verdi gönderdi.


“Ee üstad. Ağladığını fark etmedim zannetme, herhalde merakta bırakmayacaksın.”


“ Delikanlıda kendi evladımı gördüm. Bütün anne, babaların çocuklarını, bu toplumun evlatlarını. Ne kadar aciz ve çaresiz duruyordu. Ben insanların ümitsiz, aciz, çaresiz bırakılmalarına hiç dayanamam.”


“Gözlemlerin nedir? Üstad.”


“İşine istinaden tespitler senin. Ergenlik nedenleri, iletişimsizlik, kuşak çatışmaları, kültürel deformasyon, eğitim arızalar ve benzeri hususlarda da bir şey söylemeyeceğim.”


“ Farklı bir açıdan düşüncelerimi ifade edeyim.”


“Öncelikle bu delikanlıya hiç kimse asli kimliği ile bakıp, bunun gerektirdiği düzeyde önem vermemiş, saygı göstermemiş.”


“Toplum için genç, anne-baba için evlat, öğretmen için talebe, devlet için vatandaş, ileride eşi için koca.. Oysaki bu insanın ve bütün insanların birincil kimlikleri; Allah’ın yeryüzüne halife tayin ettiği insan; birincil amaçları Allah’a kul olmak, birincil hedefleri ve hakları ise kendi doğasına ve şakilesine (yani onu biricik kılan özelliklerine) uygun yaşayabilmektir.”


“Bu birinciller, bu insanın öncülleri ve en temel haklarıdır. Zira bu kimlikle kendisine bakılırsa ve temel hakları çerçevesinde ilişkiler ve yaşamak imkanı bulursa, bu insan ezik, mutsuz, kavgacı, amaçsız, itip-kakılan birisi olmayacak; onurlu, özgüvenli, düzgün şahsiyetli, üreten, tatmin içeresinde bir insan olacaktır.”

 

“Söyleyebilir misin bana, anne-baba, öğretmen, toplum, devlet ve diğer bütün unsurlardan hangisi bu delikanlıya; yeryüzü halifesi, Allah’ın kulu olan bir insan değeri ile, hürmeti ile, sorumluluğu ile yaklaşıyor.”


Anne, baba için saygılı ve sorumlu bir insan olması gereken bir evlat gözüyle bakılıyor. Bunun lazım şartı, sözlerinden çıkmayan, söylediklerini yapan, onlar gibi düşünen ve arıza çıkartmayan bir tipoloji olması bekleniyor.


Öğretmen için; uslu, öğretmeni üzmeyen, ödevlerini yapan, derslerini çalışan bir öğrenci olması yeter.


Devlet için; belirlediği kural ve normlara uyan, tespit ettiği insan kaynakları ihtiyaçlarını giderebileceği “normal insan” kıvamında vatandaş olması bekleniyor.


Bunların hepsinde, diğer tarafların çocuğa yüklediği anlam ve buradan doğan ilişki biçimi söz konusu. Eğer bu anlama ve konulan normlara uymayan ya da bunları kabul etmeyip, bunlardan başka talepler geliştiren olursa; eleştiri, suçlama, yargılamadan başlayıp; adam yerine koymamak, dışlamak ve zecri cezalandırmaya kadar giden bir dizi yaptırım söz konusu olmaktadır.


“Oysaki Allah’ın yeryüzüne atadığı halife ve Allah’ın kulu olan insan kimliği ile bakıldığında, keyfi hiçbir tutum alamazsınız. 


Cumhurbaşkanının çocuklarına saygısız ve sorumsuz davranabilir misiniz? Elbette hayır. O insanların kişisel özelliklerinden önce, bağlantılı kimliklerinin şahsı maneviyesine istinaden bunu yapamazsınız.


O halde Allah’ın yeryüzü halifelerine ve kullarına karşı; Allah’ın onlar için tayin ettiği önem ve hürmetin dışında nasıl davranılabilir?


Böyle olmadığı, insanlara saygı gösterildiği biçiminde itirazlar gelmektedir. Bunlar ya samimiyetsizlikten, ya da farkındalıksızlıktan gelen itirazlardır.


Evladının, öğrencisinin ya da insanların yüzüne bakıp; “bu Allah’ın kuludur. Allah bana emanet etmiştir. Görevlerimi ve yetkilerimi de bildirmiştir” diye yaklaşılan bir hale ya da böyle bir yaklaşımın somut tezahürlerine şahit olduğunu hatırlayan var mı?


Genellikte mülkiyet duygusu ile yaklaşılır.


Zira bunlar altı boş hususlar değillerdir. Burada bilincin, sorumluluğun ve samimiyetin ilk göstergesi; Allah’a karşı sorumluluk ve çekinme duygusu ile insana, O’nun kuluna gösterilmesi gereken hürmet ve muhabbeti ile yaklaşmaktır.


Bu yaklaşımın çerçevesini, insan fıtratı ve buna uygun ilişkinin fıtratı belirler.


Anne, baba, Allah’a karşı sorumluluk duyuyorsa, öncelikle bunların fıtratlarını öğrenip, buna uygun davranmak zorundadırlar. Cehalet mazeret olmaz.


Öğretmen, insan fıtratı ve şakilelere uygun bir şekilde kurulmuş eğitim sisteminde, karşısında oturan Allah’ın kullarına, başında kuş varmışta, uçurmaması gerekiyormuş hassasiyeti ile hizmet etmeye gayret göstermek zorundadır.


Devlet, insanların, Allah’ın özgür ve özgün kulları olabilmeleri için ihtiyaçları olan zemin, atmosfer ve organizasyonları; insan doğası ekseninde inşa edip, tüm çalışma ve projelerini bu çerçevede gerçekleştirmek zorundadır.


İnsanlar devletin değil, Allah’ın kullarıdır. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir.


Kısaca meselenin özünde Allah’ın yeryüzü halifesi ve kulu olan insana karşı saygısızlık ve adaletsizlik yatmaktadır.


Bunu yapan anne ve baba aslında birer garibandırlar. Kendileri de aynı saygısızlık ve adaletsizlik içerisinde yetişmişler ve öğrendiklerini uyguluyorlar. Hala da aynı saygısızlık ve adaletsizliklere maruz kalmaktadırlar. Yani bu yönleri mağdur ve mazlumlar. Ancak fiilen ortaya koydukları ile de mücrimler.


Aynı hususu öğretmenler, devlet adamları ve yöneticiler, bütün sorumluluk makamında olanlar için de söyleyebiliriz.


Mazlumluk ve mücrimlik aynı bünyede bulunabiliyor. Muhakkak ki işin menbaında mazlum olmayan mücrimler vardır.


Diğer seansa girmeden bir kahve molası verdik.


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr