Anasayfa > Yazılar > DİNİN DOĞASI-3/ OTORİTELER

DİNİN DOĞASI-3 / OTORİTELER

 

Bundan sonra, din kavramının diğer unsurlarına da göz atmak gerekmektedir.

Varlığın doğasındaki temel hükümler; varlığın anlamı, görevi, varlık nedeni, sınırları, ilkeleri, ölçüleri, değerleri, yetenekleri, ilişkileri, hukuku, kaynakları, sistemi, mekanizmaları, şekil ve biçim vb. hususlarında belirlenmiş temel kararları ifade etmektedir.

Herhangi bir varlığın, yukarıdaki hususlardaki kararlarını belirleyebilecek güç, imkân ve hak ancak o varlığı yaratanda vardır.

Yok olan bir varlığı, yokluktan, varlığa ulaştırabilen mercii ancak bu varlığın özelliklerini de belirleyebilecektir. Zira varlığın yaratılışının ön aşaması, fıtratının yaratılmasıdır. Yani öncelikle varlığın hangi yaratılış özelliklerine göre yaratılacağı belirlenir daha sonra da varlığın yaratılması gerçekleşir. Bu nedenle fıtrat özelliklerini sadece yaratan belirleyebilir.

Bu mercii “mutlak otoritedir”.

Kök varlık özelliklerine ilişkin herhangi bir şey söyleyen ya da belirleyen unsurlar; eğer yoktan, benzersiz icat etmek ve yaratmak yetisine sahip değillerse, varlık özelliklerini belirlemek yetisine de sahip değillerdir. Bu durumda mutlak otorite olamazlar.

İnsanlara belirlenen yetki ve üretim alanı; yaratmak değil “inşa” etmek alanıdır. İnşa; var olanların tüm imkânlarını; var olanların doğalarından; kök fonksiyonlar, ilişkiler, sistem ve mekanizmalarındaki bilgileri elde ederek; insanın kendi doğasına uygun ve kendisine verilen inşa etmek yeteneği dâhilinde gerçekleşir.

Bu nedenle insanlar da, inşa alanlarında ve süreçlerinde hükümler belirlerler. Ancak bu hükümler, kök yaratılış hükümleri gibi değildir. İnsanların belirleyebildiği hükümler; kök yaratılış hükümlerinin, gayri iradi sabiteleri içerisinde kalmayı mecbur kılar. Aynı zamanda, kendi fıtrat sınırları içerisinde kalmak ve iradi sabiteleri içerisinde olmak zorundadırlar.

İradi sabiteler içerisinde kalmayıp, sınırları aşarak inşa yapmaya kalkılırsa artık bu inşa değil imhadır.

Mutlak otorite olmayan insanın bu role soyunmak için yapabileceği şey; ontolojik düzeyde varlıkların, oluşların ve ilişkilerin varlık özelliklerini yeniden tarif edip, insanlara bunu inandırmak çabaları ile sahte fıtrat imal etmektir.

Bu durumda “sahte ilahlık” iddiasında bulunmaktadırlar.

Varlık, olgu, oluş, sistem, ilişki vb. alanlarında; temel, kök, çekirdek, “birincil hükümleri” ancak mutlak otorite, gerçek ilah belirleyebilir.

Başka bir anlatımla; bu mertebede, birincil hüküm koymak hak ve yetkisi sadece gerçek ilaha aittir.

 

Gerçek ilahın belirlediği varlık hükümleri ve bunların oluşturduğu sınırlar içerisinde; algı ve anlayışlar geliştirmek; bunları davranışa dönüştürmek; güncel hedefleri gerçekleştirmek, sorunları çözmek, ihtiyaçları gidermek için “ikincil hükümler” gerekmektedir.

İkincil hükümler”; kök anlamlardan mülhem güncel anlamların üretilmesi, insanlara iletilmesi ve öğretilmesini sağlar.

Ayrıca, birincil hükümlerle, güncel durum bilgileri çerçevesinde; gerçek fıtrata uygun en doğru davranışların geliştirilmesi için ”güncel ikincil hükümlerin” geliştirilmesini mümkün kılar.

Birincil hükümler çerçevesinde ikincil hüküm geliştirenler;

Diğerlerine öğretmen, öncü, örnek, önder olabilirler.

Mutlak otoritenin, varlık ve yaşamın bütün unsurları ile fıtri ilişkilerini tarif edip, kurulabilmesine şahitlik edebilirler.

Bunları yapabilmek için sözel, fiili ve hali yöntemler kullanabilirler.

Bunlar “nispi otoritelerdir”.

Çünkü mutlak otoritenin belirlediği konum, verdiği yetki ve sorumluluk sınırlarına nispeten, otorite oldukları için “nispi otoritedirler.”

Nispi otoriteler ancak kendilerine verilen yetki ve görev sınırları içerisinde hüküm üretirler. Ancak bu hükümlerin türü, alanı, içeriği ve fonksiyonları; mutlak otoritenin yarattığı “birincil hükümler” gibi değildir.

Birincil hükümlerin tarif ve çerçeveleri içerisinde; onların gerçekleşmesi için; nispi otoriteye verilen yetki sınırları dâhilinde üretilen hükümlerdir.

Bu nedenle bunlara “ikincil hükümler” adı verilir.

Benzer şekilde; nispi otoritelerin öncülük ve rehberliğinden mülhem belirlenecek yetki ve görev alanlarında misyon ifa edecek, öncü ve liderler bulunabilirler. Bunlar da bir üstteki nispi otoriteye nispeten, “nispi otoritelerdir”.

Bu gruptaki nispi otoriteler, kendi görevlerini yerine getirebilmek, yetkilerini kullanabilmek için hükümler geliştirmek zorundadırlar. Bunlara “üçüncül hükümler” adı verilebilir.

Üçüncül hükümlerin türü ve mahiyeti; ne birincil, ne de ikincil hükümler gibi değildir. Ancak ne birincil, ne de ikincil hükümlerin vaz ettiği fıtrat ilkeleri, sınırları, hukuku ve diğer unsurları dışında olamazlar.

İkincil hükümler, birincil hükümlerin; üçüncül hükümler de, birincil ve ikincil hükümlerin bir fonksiyonu olarak üretilirler.

Her dinin, birincil hüküm sahibi, “mutlak otoritesi” (özel ismi ilahtır); ikincil hükümler üreten nispi; üçüncül ve daha fazla mertebelerde hükümler üreten nispi otoriteleri vardır.

Ayırt edici unsur; gerçek mutlak otoritenin, yani birincil hüküm koyma hakkı, yetisi ve yetkisi olanın; varlığı, olguları, oluşları, kök sistem ve süreçleri, kök ilişkileri; yoktan tasarlayan, icat eden ve yaratan olmasıdır.

Bu konuda, ilan edilmiş ve edilmemiş biçimde ilahlık iddiası olanlar ise yukarıdaki vasıflara değillerse, sahte ilahlardır. Vaz ettikleri hükümler ise imal edilmiş sahte hükümlerdir.

 

Din kavramının diğer bir unsuru ise “kök hükümler ve kök anlamlardır”.

Bu husus yukarıda detaylıca anlatılmıştı. Kök anlamlar ve kök hükümler; insan davranışının anlamını ve mahiyetini belirlerler. Bunlar da, yaşamın anlamını ve mahiyetini belirler.

Bu nedenle; “kök anlamlar ve hükümler” “dini bilgilerdir.”

“Dini bilgileri” yaratan mercii “mutlak otoritedir”.

Dini bilgiler, hangi otoriteden alınırsa, o otoriteyle “kulluk” ilişkisi kurulmuş demektir.

Yukarıda ifade edilen; “din, dini bilgi, ilah, kulluk” gibi kavramlar, bizim kültürümüz gereği İslam Dininin ürettiği kavramlar olsa bile; objektif olarak, unsurların doğası gereği her olgunun bir doğası ve fonksiyonu, her doğa unsuru ve fonksiyonun da bir ismi olmak zorundadır.

Din, dini bilgi, ilah, kulluk gibi; varlık ve oluşların doğasında zorunlu fonksiyon icra eden olgulara, herkes farklı isimler verse bile; bu isimlerin tarif ettikleri pozisyon ve fonksiyonlar aynı olacaktır. Eğer bu fonksiyonlar yok sayılıyorsa veya farklı tariflere sahipse; bu durumda sahte hüküm imalatı söz konusudur.

Bu durum; tercihe, ihtiyara dayalı değildir. Ontolojik bir sabitedir.

 

Din kavramının bir diğer parametresi ise “kök ritüellerdir”.

Kök ritüeller;

Temel hükümlerin uygulanabilmesi;

İnanmak ve uygulamak sürecinin kavileştirilmesi;

Mutlak otorite ile ilişkinin, doğasına uygun olarak güçlendirilmesi ve konsolide edilmesi;

Kendi sınırlarını öğrenmek ve inanmak;

Bağlılığın sürekli ifade edilmesi ve kuvvetlendirilmesi;

Kök hükümlerin tarif ettiği, insan doğasına ilişkin bir takım zorunlu fonksiyonların yerine getirilmesi ve

İnsanda ve çevre ilişkilerinde, zorunlu sistemlerin ve unsurların inşa edilmesi vb. için; inanılmış, teslim olunmuş ve kutsanmış olarak tekrarlanan davranışlardır.

Bir bölümü, yukarıda ifade edilen anlamları ve fonksiyonları kapsayacak biçimde; her dinin oluşturduğu ritüelleri vardır.

Ritüellerin temel hükümleri, mutlak otorite tarafından belirlenir. İkincil hükümler ise, birincil hükümler çerçevesinde; mutlak otoritenin gözetiminde, nispi otorite tarafından belirlenir.

Nispi otorite, ikincil hükümleri belirlerken, birincil hükümlere dair hiçbir şeyi ekleyemez, çıkartamaz, değiştiremez, yerine hüküm koyamaz.

Çünkü birincil hükümler; varlığın, oluşların ve hassaten insanın doğasına göre belirlenip, yaratılmıştır. Bununla ilgili her türlü tasarruf ilaha aittir.

Bu yeti ve yetkilere sahip olmayan nispi otoriteler; kendi ve yetkilerini, mutlak otoritenin verdiği yetki, görev ve sınırlar dâhilinde gerçekleştirirler. Yani ritüeller konusunda da, ikincil hükümlerin mahiyeti, alanı ve sınırı, nispi otoriteye verilenle sınırlıdır.

Nispi otoritenin, ikincil hükümler çerçevesinde oluşturduğu ritüeller arasında, meşru fakat biçim farklılıklarına ilişkin çeşitlilikler varsa; bu durum üçüncü hükümlere imkân sağlayan bir genişlik olarak değerlendirilmelidir. 

 

Din konusunda bahse konu dördüncü faktör ise “kök sembollerdir”.

Kök semboller, temelde üç fonksiyon icra ederler.

Bunlardan bir tanesi, sembollerin bir kimlik ve aidiyet tarif etmesidir. Dinin oluşturduğu sembolleri taşıyanlar ya da o sembollerle ilişki içerisinde olanlar; o dine nispet edilebilir ve o kimlikle adlandırılabilirler.

Hatırlatma ise sembollerin bir diğer fonksiyonudur. Hatırlatma; mutlak otorite, nispi otorite, ritüeller, aynı dine mensup insanlar ve bunların oluşturdukları sistemleri, olguları hatırlatır ve bağlılıklarını pekiştirir.

Dine ait ritüellerin yerine getirilmesi; yaşamın bütün alanlarına ilişkin önerilen sunulmasın da; özgün tarz, biçim ve dışa vurumlar, sembollerle gerçekleşir.

Sembollerin diğer bir fonksiyonu ise, dinin, diğerlerine nazaran farklılıklarını ifade etmesidir.

Temel dini ritüeller aynı zaman birer semboldürler.

Sembollerin, ritüeller dışındakileri; kutsal, tartışılamaz, değiştirilemez ve tek tip değillerdir.

Birincil hükümlerin ruh ve çerçevesinde; ikincil hükümlerin öğreti ve örnekliğinde; konum, koşul, imkân ve kültürlere göre farklı olarak geliştirilebilirler.

 

Buraya kadar olanları kısa bir özetle tekrarlayalım.

Din kavramının dört temel faktörü, parametresi vardır.

1. Mutlak otorite ve nispi otorite.

2. Kök anlamlar ve temel hükümler.

3. Temel ritüeller.

4. Kök semboller.

Dört unsur; eksiksiz, çelişkisiz ve bütüncül olarak bir arada bulunurlarsa, bir dini tarif ederler.

Eğer dört unsurdan, en az bir tanesi farklı hüküm cümleleri ile oluşturulmuşsa artık bu iddia edileni değil farklı bir dini ifade etmektedir.

Aynı zamanda, her dört unsur, kendi içlerinde, aynı fıtrat hükümleri ile bütüncül olarak inşa olmuş olmak zorundadırlar.

Eğer iddia edilen dinin her dört unsurun, herhangi bir bölümü bile farklı fıtrat hükümlerinden alınmış olsa; artık bu din, orijinal ve bütüncül olarak aynı din değildir. Buna karıştırılmış, sentez ya da bulaşık din denilebilir.

 

Din kavramının, fıtratına uygun bir kavram içeriğine kavuşturulması yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Bu zorunluluk, kendilerini nispet ettikleri dinin temel hükümleri çerçevesinde olduklarını zannedenlerin emin olmaları; aldanmışlık içerisinde, farklı ya da sentez bir dinin içerisinde yaşamak durumunda kalmamaları içindir.

Bu zorunluluk; temelde, varlığın ve insanın doğasına uygun çerçevede olmak ve yaşamak istemenin; hayatın “iradi sabitesi” olması mecburiyetindendir. Çünkü ancak bu şekilde varlığın ve oluşların doğası ve temel hukuku korunabilir. Ancak bu şekilde bütüncül tatmin ve barış sağlanabilir.

Aksi durumda; hukuksuzluk, adaletsizlik, dengesizlik, çatışma, kaos, israf, tüketim, tatminsizlik vb. durumların doğması ve yaşanması zorunluluğu doğar. Bu ise bir hüsran ve imha durumudur.

Eğer din kavramı; fıtratına ve fonksiyonlarına uygun içerikler üzerinden tarif edilmezse; tarih boyunca ve günümüzde; farklı alan, güç ve disiplinlerin; sahici olmayan tariflerden başlayarak, insanların ve toplumların sırtına yükledikleri haksız bagajların ağırlığı gittikçe artacak ve taşınamaz hale gelecektir. Bunun bedeli, çok ağır ve yıkıcı olarak ödenmek zorunda kalınabilir.

Eğer gerçek fıtrat hükümleri yani “hakikat” üzerinden; anlamak, anlamlandırmak, planlamak, inşa etmek, varlık nedenleri arasında görülüyorsa; bütün süreçlerin başlangıcı, din kavramını, fıtratı üzerinden anlamak, anlamlandırmak ve sahici bir tasavvura kavuşmaktır.

Aksi durumda, ilk düğme yanlış iliklenirse, diğerleri de zorunlu olarak yanlış iliklenecektir.

 

Murat SAYIMLAR

KASIM 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr