Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 1 > DÜĞÜMLERİ ÇÖZMEK

DÜĞÜMLERİ ÇÖZMEK

 

İster aydınlanma deyin, isterseniz kırk yılın tecrübesi sonucunda gelinen nokta. Fakat fark ettim ki, yapılması gereken öncelikli iş düğümlerin çözülmesidir.

Kitabın ortasından girdiğimin farkındayım fakat inanın böyle yapılması gerekiyor.

Neredeyse kırk yıldır, adına dava denilen bir sürecin içerisindeyim. Yaptıklarımız, gördüklerimiz, düşünüp, analiz ettiklerimiz, okuyup, yazdıklarımız sonucunda neredeyse pozisyonunu hiç bozmayan kitlelerin müşahedesi bunu gerektiriyor. Aynı zemin ve bağlamda küçük yer değiştirmeler yaparak; radikal değişikliler, büyük üretimler ve tatmin edici sonuçlar aldığını zanneden kitlelerden bahsediyorum.

Olayların, yüzleşmelerin, yazılıp, çizilenlerin ve tüm faaliyetlerin etki edemediği kitlelerden.

Duymadıkları, anlamadıkları, inanmadıkları ve değişmedikleri açıkça gözlemlenen kitlelerden.

Bilmediklerini de, bilmedikleri için rahatsız olmayan ve talep etmeyen kitlelerden.

 

Elbette bu söylediklerim, fıtrat ekseninde durup, hakikat perspektifi ile yaşamı okumak zemin ve bağlamı ile ilgilidir.

Yoksa neredeyse sonsuz görecelikte perspektiften bakarak; büyük âlimler, düşünürler, analistler zannıyla ahkâm kesenler ve bu çerçevede dünya kadar laf edenlerden bahsetmiyorum.

Bunlar aradıklarını, buldukları zannıyla, bulduklarını zenginleştirmek, estetiğini arttırmak, yeni renk ve nefesler katmak gayreti içerisindedirler. Bu nedenle bir kök arayışa sahip değillerdir.

Bulduklarını zannettikleri sistem, zemin ve atmosfer, onlara düşünüş ve davranış kalıpları; hareket ve müdahale alanları sağlamıştır. Buralarda kaldıkları sürece bir sorun yaşamayacaklar ve bir miktarda nasipleneceklerdir.

Bu kitlelerin birbirlerinden farklı retoriklerle, duruş noktaları ile fikirlerle, beyanlarda bulunmaları, sureta muarız olmaları ve mücadele vermeleri sizleri aldatmasın.

Eğer yukarıdan bakabilmeyi başarabilirseniz, aynı ağacın üzerinde farklı dallar olduklarını göreceksiniz.

Ağaçtan memnun olmadıkları, diğer dallarla kavga içerisinde olmaları ise sahici değildir.

Neredeyse hepsinin kendisini tarifleri; “hak ve hakikatin tarafı oldukları ve hakkı savunduklarıdır.”

Neredeyse hepsinin muhalefetleri ve muarızlıkları; “diğerlerinin hak düşmanı oldukları ve hakikat dışında yaşadıkları tezidir.”

Bunların da sahici olmadığını söylemek iddialı bir laf olmaz.

Çünkü bir şeye taraf olunuyorsa ya da onun için mücadele ediliyorsa, öncelikle; taraf olunan şeyin hakikatini, doğasını, anlamını ve fonksiyonlarını bilmek gerekmektedir.

Daha sonra, bunları savunanların hayatları, bu hakikatin anlam ve hükümleri ile inşa edilmiş olmalıdır.

Hakikati savunanların hal ve ahlakları da, aynı anlam ve hüküm cümleleri çerçevesinde oluşmuş olmalarıdır.

Elbette bunun doğal tezahürleri de; aldıkları kararların, yaptıkları işlerin ve geliştirdikleri ilişkilerin aynı hakikat hükümleri ile yapılandırılmış olması zorunluluğudur.

 

Yukarıda sayılan hususlardan emin olamayan ve hatta birçoğu ile ilgili fikri ve farkındalığı olmayan kitlelerin, hak ve hakikat savunucu oldukları tezinin sahici olmadığını söylemek haddi tecavüz değildir.

Bu insanların hak ve hakikat çizgisinde ve savunucusu olmak istekleri mutlaka samimidir.

Bunların, bulundukları pozisyonların ve yaptıkları işlerin bunu gerçekleştirdiği zannı ile davrandıkları da gerçektir.

Ancak gerçekliği belirleyen en temel kriter, olgunun doğasına uygun olup olmadığıdır. Eğer bu kriter çerçevesinde ve sürekli olarak muhasebe yapılmıyorsa, halin ve davranışların sahiciliğinden de emin olunamayacağı ortadadır.

 

İnsanların gayri iradi olarak etkisi altında oldukları sabitelerden olan fıtrata yakınlık ve veya uzaklık; tatmini ya da tatminsizliği oluşturmaktadır.

Aradığını bulduğunu zanneden ve bu çizgide pek çok faaliyet gösteren insanlar;

Neden hala huzursuzdur?

En temel meselelerinden bile emin olmaksızın, yıkıcı tartışmalar içerisindedirler?

Neden henüz ortada, ideal olarak kabul edip, ulaşmaya çalıştıkları anlam ve hükümlerin perspektifinde tasarlanmış, üretilmiş ve insanlara sunulmuş tek bir özgün şey görülmemektedir?

Neden ideallerine göre ortadan kaldırılması gereken fitne, bozgun ve bölücülük oluşturan eylemleri tasarlayan ve uygulayanların karşısında hiçbir varlık gösterememektedirler ve şimdilik, gösterebileceklerine dair bir kalite ve kapasite unsuru taşımamaktadırlar?

Yukarıda sorulara muhatap olanlar, bilinçli bir zihin dünyası ve analitik yaklaşımla bilip, anlamamışsa da, gayri iradi olarak; fıtrata uzaklık, etkisizlik, sahici olmamak gibi derin duygularla; mevcut pozisyon ve süreçlerde; bulundukları pozisyon ve halin neredeyse hiçliği karşısında büyük sıkıntı ve tatminsizlik yaşamaktadırlar.

Bu rahatsızlık ve sıkıntı eğer bilinçli bir tarife ulaşmaz ve farkındalığa dönüşmezse; nesnelik, edilgenlik, etkisizlik ve tatminsizlik hali de değişmeyecektir.

 

Burada, acizlik psikolojisinin patolojik savunmaları devreye girmektedir.

Farkında olabilmenin yegâne yöntemi olan “yüzleşmenin” korkusu ile kim bu hali, eleştirel biçimde tasvir edip, bir veri olarak önlerine koysa, onlara; karamsar, anlaşılmaz, radikal, hayalci, ajan,  gerçeklerden habersiz, adil olmayan, insafsız, hikmetsiz, vb. gibi kavramlarla saldırmaya başlıyorlar.

Aslında itiraz, hakikatle, kendisinin, çıplak gözle ve perdesiz kulakla yüzleşmesini sağlayacak şeylere karşıdır. Buradan görecekleri ve duyacakları şeyler; mevcut standartları, pozisyonları, inançları, taraftarlıkları sorgulatabilir; konforlar bozulabilir; sorumluluk almak gerekebilir, sahip olunanlar risk altına girebilir gibi nedenlerdir.

 

İronik olan şudur; ideal inançları ve hedeflerinin; hakikat çerçevesinde bir yaşamın inşa edilmesi ve hakikatle, insan arasındaki bütün engellerin kaldırılıp, insanların özgürce hakikati görmek ve yüzleşmek özgürlüğü için mücadele etmek olduğu iddialarıdır. Hatta bunun için can ve mallarını da vermeye hazır olduklarını tekrarlar dururlar.

Ancak mevcut hal karşısında, kendilerinin ve durumlarının farkında olmadıklarını fark etmemektedirler.

 

Bu hususta, gerçeği anlatmaya ve göstermeye çalışan pek çok kişi olmuştur ve vardır. Yapılan ciddi çalışmalar da göze çarpmaktadır. Ancak bunların istenilen etkiyi göstermedikleri de ortadadır.

Bilgi aktarımına, tebliğe dair birçok çalışma etkisiz görüntüsü vermektedir. Çünkü kitleler büyük oranlarda pozisyonlarını ve perspektiflerini değiştirmemektedir. Yaptıkları şeyler de hakkın savunulması ve hakikat perspektifinde bir yaşamın inşa edilmesi sürecine ilişkin görülmemektedir.

 

İşte tam burada, yaklaşım ve yöntemin tekrar gözden geçirilmesi zarureti doğmaktadır.

Benim keşfettiğim hususta şudur.

Bu kitleler, hakikati olduğu gibi işitmek, yüzleşmek ve anlamak hususunda yapısal bir soruna sahiplerdir. Bunların, yukarıdaki fonksiyonları icra edecek mekanizmalarında bir sorun oluşmuştur.

Hakikate çıplak gözle bakmak yerine, hakikat diye oynatılan filmleri seyredip, burada gördükleri üzerinden hakikat anlayışlarını oluşturmayı tercih etmektedirler.

Hakikate davete ilişkin söylenilenlere var güçleriyle saldırıp, mahkûm etmeyi; hakikate kulak verip, düşünmeye tercih etmektedirler.

Bu durum patolojiktir ve bir özgür tercih olarak ifadelendirilemez.

Bu patolojiyi oluşturan nedenin, öncelikle ortadan kaldırılması gerekmektedir. Ancak bundan sonra sağlıklı bir zihin ve ruh hali içerisinde, hakikate ilişkin verilerle sahici muhatabiyet gerçekleşebilir.

Bu durumda, gerçek ve özgür tercih hakkı devreye girer. Bundan sonra söylenilenlere inanıp, inanmamak; kabul edip, etmemek, kişinin en doğal hakkı olacaktır.

Fakat hakikat adına söylenilenlerin, perdelerde oynatılan sahte hakikat görüntülerinden oluştuğu; hakikatin de ancak bu yolla öğrenilebileceği, imal edilmiş, fikri ile insanlara inandırıldığı; kendinin ve durumun farkında olunmadığı bir durumda; ortada ne hak, ne hakikat, ne de özgürlük vardır.

 

Bu durum kendiliğinden oluşmamaktadır.

Kafalara ve gönüllere, okuna, üflene, neredeyse sınırsız düğüm atılmıştır ve atılmaya devam edilmektedir. Bu düğümler doğal mekanizmayı bozmakta ve fıtratına uygun işlemesine engel olmaktadır.

Düğümlerin çözülmemesi durumunda, yapılanlar bir işe yaramayacaktır. Düğümlerin tesirinde olan zihinler, hakikate ilişkin olanları anlamayı reddedici bir biçimde çalışmaktadır. Bu nedenle talep gelişmemektedir.

Yapılacak çalışmaların ana gövdesini, büyük bölümünü, “düğümlerin çözülmesi” oluşturmalıdır.

Bunun sonucunda özgür kalacak olan zihinler; hakikati anlamaya ilişkin zincirlerinden kurtulup, direnişlerini bırakabilirler.

Bunun sonucunda, yüzleşmeye direnen gönüller, buna imkân bulup, sahici bilgiler elde edebilmek fırsatı elde edebilirler.

Bunun sonucunda; okumanın, anlamanın, yüzleşmenin, üretmenin, inşa etmenin, özgür ve etkili olmanın önündeki engellerin kaldırılabileceği bir perspektif yakalanabilir.

 

Kişisel olarak bundan sonraki çalışmalarımı, devam eden yazılar, kitaplar ve görsel anlatımların yanı sıra; büyük oranda “düğüm çözmek” programları biçiminde devam ettirmek arzusundayım.

Bu programlar, altı oturumluk bir başlangıç ile sunulacaktır.

Hakikate ilişkin özgür olarak okumayı mümkün kılacak, öncelikli temel kavram ve mekanizmaların; kendi doğaları ve fonksiyonları üzerinden okunmasını hedeflemektedir.

Bunlar, kurucu, eksen kavramlar olacaktır.

Kavramların doğası, temel fonksiyonları; hayatla bağlantılı olarak ve açık biçimde anlaşıldıktan sonra, bunların perspektifinde, yaşamın okunması safhası söz konusu edilecektir.

Zira atılan düğümlerin en yaygın ve etkililerinden birisi; okuma, anlama ve anlamlandırmayı etkileyen; sahte içerikli ve fonksiyonu belli olmayan anlamların oluşturulması, kavramların imal edilmesidir.

Kurucu kavram, olgunun, oluşun, ilişkinin fonksiyonunu net olarak tarif etmiyorsa veya imal edilmiş bir tarif üzerinden sunuyorsa; bu durumda, kavramın ifade ettiği anlam ile hayat arasında sahici bir bağ kurulamamaktadır.

Sahici bir bağ kurulamayan kurucu kavram üzerinden, etkisiz, üretimsiz tartışmaların, taraftarlıkların muarızlıkların oluşması da mukadder olmaktadır.

Oysaki insanın temel sorumluluğu, doğası çerçevesinde, yaşamı inşa etmektir.

Anlam ve kavram buna imkân sağlamazsa, insanda temel fonksiyonunu icra edemez duruma gelebilmektedir.

 

“Düğümleri çözmek” temalı, altı haftalık başlangıç çalışmasına katılmanın koşulları olacaktır.

Elbette bu çalışmayı önemsemeyen, yok sayan hatta mahkûm etmeye çalışan kitle, katılmayı isteyenlere nazaran asimetrik olacaktır. Bunun nedenlerini yazı boyunca izah etmeye çalıştım.

Fakat zihni bir bilinçle veya rahatsızlık veren tatminsizlik duyusunun etkisi ile “bu böyle olmaz, başka bir şeyler gerekiyor” diyen azımsanamayacak sayıda insanların varlığı da söz konusudur.

Programlara bu arayış sahiplerinin ilgi göstereceklerini düşünüyorum

Liyakat, bütün çalışmalar ve ilişkiler için sabit bir değer olarak düşünülmelidir.

Liyakati; ehliyet, emniyet, şahsiyet, ciddiyet ve samimiyet olarak tarif edebiliriz.

Bu programlardaki asgari liyakat kriterleri; samimiyet ve ciddiyet olacaktır.

Sanmayın ki bir kişi konuşacak, diğerleri dinleyecek, birkaç soru ve itiraz ile gerçekleştirilecek. Ya da bu kıvamda bir interaktivite içinde geçecek.

Düğümler sıkı, perdeler çok, biriken tortu kalın. Okşayarak, yumuşakça çözülecek gibi değil.

Zorlanmaya razı ve talip olacakların gelmesi beklenmektedir.

 

Ankara, İstanbul ve Samsun’da başlayacak olan “düğümleri çözmek” programları, talep gelişmesi durumunda diğer şehirlerde de gerçekleştirilecektir.

Katılmayı ve hatta organize etmeyi arzu eden arkadaşların, bu sitedeki koordinatlar üzerinden; isim, telefon veya e-mail bildirmeleri, destekleyici olacaktır.

 

Murat SAYIMLAR

KASIM 2017

 

 

 

 

 

 

 

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr