Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 2 > EĞER ALLAH NEZDİNDE BİR DAVA AÇSAYDIM

EĞER ALLAH NEZDİNDE BİR DAVA AÇSAYDIM!..

 

Eğer Allah nezdinde bir dava açsaydım. Bu davada Allah'ı, melekleri ve vicdanları şahit gösterseydim.

 

Bu davayı Allah'a, dinine, kitabına, hakikate ve insanlara düşman olanlara karşı açmazdım.

 

Onların büyük bir kısmı rahmetten kovulmuş, hidayetten mahrum bırakılmış, kendisine karşı mücadele emri verilmiş, yeri ve safı belli olan insanlar.

 

Yeri ve safı belli olana karşı endişem olmaz. Konuşmam, şikayet etmem, elimden geleni yaparım. Bu nedenle eğilmem, bükülmem, dik dururum.

 

Belimi bükenler, kafamı karıştıranlar; Müslüman gibi olupta; kendisine, İslama ve kardeşlerine zulmedenler, eziyet edenler.

 

Eğer Allah nezdinde bir dava açsaydım; Allah'ı, melekleri ve vicdanları şahit gösterseydim, davayı bunlar için açardım.

 

Zira; bunlar ümitlerimizi, güvenlerimizi, sevgilerimizi, saygılarımızı, vefa ve adalet duygusunu, kardeşlik ve dostluk imkanlarını, ahlaklılık erdemini, azmimizi, dava kararlılıklarımızı, inançlarımızı çaldılar; ya farkında değiller, yada umurlarında değil.

 

Yaptıkları şeyin küçük bir iş olduğunu zannediyorlar. Çünkü elde ettikleri karşılık küçücük bir bedel. Oysaki sebep oldukları tahribat tonlarla ifade edilebilir, gramla ifade edilebilecek "kazançları" yanında.

 

Bunlar; hunharca ve büyük bir şehvetle yalan söylediler, nemime ve koğuculuk yaptılar, iftira ettiler Müslüman kardeşleri hakkında. 

 

Bunları kampanyalar haline getirdiler ve diğerlerinide bu pisliğe dahil ettiler. Diğerleride; aslını bilmedikleri işlerin peşine düştüler ve yayılmasına vesile oldular. Tanımadıkları insanların ve bilmedikleri doğruların müfterisi oldular. Allah'ın "bir fasık size bir söz getirirse, araştırmadan almayın" açık emrinde; söz taşımanın fısk, taşıyanında fasık olduğunu düşünmeden; fasıkla birlikte fasık oldular.

 

Bunu; gerçekten Allah'a ve ahirete kavuşmayı ummadıkları için yaptılar. Zira bir Müslüman bunlara inanarak, Allah'ın haram kıldığı fiili işleyemez.

 

Bunu; hak adına ne yapacağını bilmedikleri için yaptılar ve bunuda dava zannettiler.

 

Bunu; yaptıkları işin ne büyük bir zulüm olduğunu bilmedikleri için yaptılar. İnsanların şerefleri, namusları, onurları, itibarlarıyla; hakikati bilmek haklarıyla oynadılar.

 

Sonuçta; sevgi, saygı, güven ve umudun kalmadığı bir cehenneme odun taşıdılar fakat bunun kendi cehennemleri olduğunun farkına varmadılar.

 

 

Bunlar; kişisel konumları, sıfatları, imkanları değişince; geridekilerle ilişkilerini, kardeşlik hukukunun dışında tahakkuk ettirenlerdir.

 

Artık bu ilişkilerde ortak payda İslam Kardeşliği değildir.

 

Zira yeni durumda perspektif, anlamlar, ilkeler, ölçüler, değerler ve sınırlar farklılaşmıştır. Artık kardeş, dost, yoldaş ve hatta arkadaş olmanın elverişlilik kriterleri değişmiştir. Yeni kriterlere uyum gösterebilecek esneklik ve şahsiyete sahip olanlar; uyum gösterebilmek ve elverişlilik yüzdeleri nispetinde, yeni arkadaşlık çerçevesinde yer alırlar. Diğerleri hak üzerinde direnmek iddialarında bulunsalar bile ancak sosyolojik çevrenin sınırlı ilişkileri içerisinde yer alabilirler. Onlarda temayüz eden hakikate kulak verilmesine dahi tahammül edilemez.

 

Oysaki yolun başında ortak hedef hakikatin inşası iken ve ileriye doğru hedefleri tahakkuk ettirecek planlar buna göre yapılırken; yeni durumda buna ilişkin yeni referans noktası ve bakış açısı ilişkilere esas olmuştur.

 

Buda; imkanlarla, ideallerin buluşmasına imkan sağlayamamış;

 

Birisi seferde iken, oturup ilim tahsil edenlerin, odaklanıp, tefekkür edenlerin, özgün üretenlerin; seferde olanların boşalanlarını, yıprananlarını, bozulanlarını, eksilenlerini inşa etmelerini mümkün kılacak mekanizmayı dumura uğratmıştır. 

 

Kendini ve sürecini sürekli inşa etmek imkanını bulamayanlar, imhacılarla zorunlu ilişkiye muhatap kalmışlardır.

 

Yollar ayrılmış, erkan farklılaşmış, yolun adabı değişmiştir.

 

Liyakat kriterleri kişeselleşmiş ve çoğunlukla sadakat kriterleri ile anlam bulmuştur. Ancak liyakatsiz istihdamın tüm israf ve imhalarından, atayana da bir pay olduğu göz ardı edilmiştir.

 

Allah hepimizi, Kendisinden müstağnilikten, haddi tecavüzden, hidayete muhtaçlık bilincinden, gerçek kardeşlik ihtiyacı yoksunluğundan ve kardeşlerin muarızlığından muhafaza etsin.

 

 

Bunlar; kendilerine din, kardeşlik, akıl ve maddi imkanlar verilipte, bunları; Müslümanların kendi perspektiflerinden okudukları durumları fıtratına uygun halde inşa etmek; sorunları fıtratı mucibince çözmek; ihtiyaçları adalet ve hikmetle gidermek ve hedefleri hikmetle ve etkin olarak tahakkuk ettirmek için kullanmayanlardır.

 

İnşa edemedikleri Müslümanca bir perspektiften okuyamadıklarını durumlar, sorunlar, ihtiyaçlar ve hedefler, bunlar için belirleyici olmamaktadır.

 

Bu nedenle; zımni olarak, diğerlerinin perspektiflerinden okunanların sorun, ihtiyaç ve hedef olduğu ve bu çerçevede yapılandırılmış bir hayatı fiilen yaşarken;

 

Din adına konuşmak, yazmak, tartışmak, birbirlerine muarız olup kavga etmek; 

 

bunun yanısıra; yaşayıp, içselleştirmeden; okuyup, duyduklarını, İslam budur diye insanlara aktarmak; 

 

adaletsizlik ve zulme karşı sahici bir şey yapmak azmi göstermeden, mazlumlara sadece maddi yardım taşımayı da, dinin alanı olarak kabul ederek ikili bir hayat anlayışı imal edenlerdir.

 

Başkalarına anlattıkları Allah'ın hükümlerinin, kendilerinde hükümferma olmaması bariz bir göstergedir. Mesela verdikleri sözleri yerine getirmek, ahde vefa göstermek, emanete ihanet etmemek sorumluluğuna sahip olmamayı bu cümleden görmezler. Yani bu husustaki Allah'ın hükümleri sadece diğerlerine anlatmak için vardır.

 

Tevhid söylemleri ile yaşanılan hayatın pratiğinin farklı; din adına konuşulan süreçlerin farklı hükümlerle yapılandırıldığı durum dualizmi yani temelde laikliği tarif etmektedir.

 

İslama karşı olan kesimlere laik ismini verenler, onların yaşadıkları hayatı, inandıkları hükümlerden yapılandırdıklarını göz ardı etmektedirler.

 

İkiyi teke indiremedikleri durum için de sürekli yeni argümanlar geliştirmekte, yeni etiket ve tabelalar oluşturulmaya çalışılmaktadır.

 

Buda; yeryüzü halifeliğini, Allah'a kulluğun muktezası için yapmak; 

 

Allah'ın hükümleriyle okunup, inşa edilecek hayatın bugününe ve yarınına dokunup, bağlam alarak, ahsenü amel işlemek;

 

Şeytan ve yandaşlarıyla savaşmak biçimde belirlenmiş varlık nedenimizin gerçekleşmesini sağlayacak mahiyette birşeyler yapamamak demektir.

 

Kullanımına yetki verilen imkanları yerli yerince kullanamayıp, şükredici olamamak demektir.

 

Şükrederek, inşa eden bir şahitlik göstermeyip, kısır ve tüketici gidişatın tevarüsüne vesile olmak demektir.

 

 

Bunlar; kendilerine Allah tarafından verilen imkanları; Allah'ın yarattığı fıtrat çerçevesinde bir inşa süreci için kullan(a)mayanlardır.

 

Örneğini verirken, ben eğitim diyeyim, siz diğerlerinide anlayın.

 

Allah'ın dünya boyutunda yarattığı en şerefli varlık olan insanın eğitimine dair ilk husus, insanın değerini, "Allah'ın kulu" mesabesinde belirlemek ve ona bu değer çerçevesinde saygı göstermektir.

 

Bu altı boş bir laf değildir. Bu mertebede değer ve saygıya layık bir varlığın eğitim kriterlerini belirlerken; 

 

Allah'ın kendisine verdiği yaratılış özelliklerini yani fıtratını;

 

fıtrat çerçevesinde belirlenmiş özgürlük sınırlarını ve hukukunu;

 

fıtratı ile bildirilmiş varlık nedeninin tahakkukunu;

 

bunun gerçekleştirilmesi için fıtratla sabitlenmiş ilkeler, değerler, ölçüler ve sınırlarını;

 

her insanın ayırdedici unsuru olan şakilesini;

 

Dokunulamaz, tartışılamaz ve değiştirilmesi bile teklif edilemez kriter sabiteleri olarak kabul etmek zorunludur.

 

Bununla birlikte; yaşadığı çağa ilişkin durumları ve içeriklerini okuyup, ahsenü amel üretebilecek formasyon sağlamakta temel hedef olmalıdır.

 

Buda; fıtratı, şakileyi ve durumu tanıyabilmenin önündeki engelleri kaldırıp, fıtrat mecrasında özgürce akmalarının zeminini, atmosferini, imkanını sağlamakla olur.

 

Güç sahiplerinin öngörü ve ihtiyaçlarına uygun insan tipolojisi imal etmek üzere yapılan faaliyet, fıtrata saygılı ve Allah'ın hukukuna uygun bir eğitim olarak isimlendirilemez.

 

Uzun yılların sonucu olarak ortaya çıkan nesil tipolojisi, buna ilişkin yeterli veriyi sağlamaktadır.

 

Fıtratına yabancı, fıtri amaçları-hedefleri-meseleleri olmayan, özsaygı-değer-güven yoksunu, tüketici, mutsuz-tatminsiz, ideal ve ülkü yoksunu, psikolojik ve kişilik sorunları olan bir nesil yetişiyor.

 

Bunları sorun görmeyenlere bir söyleceğimiz yok, onlarla pozisyonumuz belli. Derdimiz, sureta da olsa, bu hususta meselesi olanlarla.

 

Fıtratı ve şakileyi;

Allah'la, insan- insanla, insan arasındaki ilişkinin hukukunu;

Yaratılış ve inşa arasındaki münasebeti;

Hükümlerle, inşa arasındaki ilişkiyi;

Talim-terbiye-varlık nedeni-yaşam-ahsenü amel-durum-hukuk-özgürlük kavramları arasındaki çok parametreli denklemi;

Tekliği ve Bütüncüllüğü bilmenin ve bu çerçevede yapabilmenin formasyonunun zorunlu olduğu bir süreçtir, "fıtrata uygun bir eğitim tasarımı".

 

Bütüncül davranmadan ve yukarıdaki formasyona sahip olanlarla samimi işbirliği geliştirilmeden gerçekleştirilebilmesi mümkün olmayan bir süreçtir.

 

Allah'ın koyduğu mecburiyetlere, takati nispetinde uymaktan başka mecburiyet mazereti olmayan insanlar, fıtratına uygun olmayan eğitimin sonucunda ortaya çıkacak tablonun bedelini şöyle anlayabilirler.

 

Haksız yere bir insan katleden, bütün insanları öldürmüş gibidir,

Fitne katilden beterdir.

Fıtratına yabancılaşmış bir insan en büyük fitnelere maruz kalarak bu duruma gelebilir. Bu insan gerçekte yaşamıyor ve büyük azap çekiyordur.

 

Dedim ya; eğer Allah nezdinde bir dava açsaydım; Allah'ı, melekleri ve vicdanları şahit gösterseydim; davalılar yukarıda saydığım zevat olurdu. Dava gerekçeside yazdıklarım. Elbette davalıklar ve dava konuları bunlarla sınırlı değil ancak bu örnekler, diğerleri hususunda da fikir vermektedir.

 

Ancak biliyorum ki adil-i mutlak olan Allah; hem bu dünya hayatında, hemde dakik olarak din gününde hesap görecektir.

 

Allah nezdinde dava açmak yerine; kendimiz ve bizden olanlar için dua edip; Allah'tan af, mağfiret, hidayet, hikmet, merhamet, adalet, ıslah, yardım, ihsan, nusret, muhabbet, meveddet istememiz 

edebe daha uygun olandır.

 

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr