Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 4 > GÖZÜMDAR İSYANLARI

GÖZÜMDAR İSYANLARI


Eski yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklardır. Bir Recep Gözümdar vardı, ünlü “Türk Büyüklerinden.”

 

Biraz hatırlatalım. Recep, Balkan göçmeni ve karakteri bu yörelerin izlerini taşımaktadır.

 

Recep haksızlığa, adaletsizliğe, saygısızlığa hiç dayanamaz. Sert mizaçlıdır, sabırsızdır. İnandığını ve düşündüğünü söyler. Cesurdur, gözüpektir, hesapsızdır ve zekidir.

 

Saygı ve adalet konulu, tartışmalı bir sohbetimize katılmıştı.

 

Benzin alırken, ibrenin yükselişinden deponun dolduğunu anlarsınız ya, işte tam böyle, yüzünün renginden, sesinin tonundan da, Recep’in dolduğunu anlarsın.


Toplantının sonunda Recep dolu bir zihinle ve duyguyla yerinden kalktı. “Aman Recep” dedim “lütfen doğrudan eve git ve bugün evden çıkma.”


“Buradan bir toplantıya daha yetişmem lazım” dedi ve çıktı.


Siyasilerin ve bürokratların güncel gündemi değerlendirdikleri bir toplantıya iştirak etmiş. Siyasi bir kişiliğin gündemi değerlendirme konuşması ile toplantı başlamış.


Konuşmacı özetle; “eğer biz toplumu okuyamazsak, toplumda bizden desteğini çeker; bize desteklerini esirgemedikleri zamanlarda ki ayarlara geri dönersek toparlayabiliriz” mealinde sözler söylüyor.


Full depo Recep sadece on altı dakika dayanabiliyor, ayağa kalkıyor ve “bir dakika” diye bağırıyor.


Bir an bütün sesler kesiliyor, daha sonra bir kaç kişi, “kim bu edepsiz?” Biçimli bakışlar atıyorlar hatta iki tanesi; “kes sesini, otur” diye bağırıyorlar.


Moderatör; “beyefendi, format böyle değil, lütfen sorularınızı not alın ve sonunda sorun” diye müdahale ediyor.


Nafile, Recep gazı almış ve anladıklarına ilişkin terütaze saygısızlık sergilendiğini düşünmüş, bırakın birkaç insanı, zırhlı birlik gelse durduramaz.


“Siz, sizden siyasi desteğini çeken insanların, size destek vermesini odak alıp, bunun için analizler yaparak, yeni taktikler geliştirmek peşindesiniz. Bunu yaparken de, bu insanları okuyamadığınızı düşünüyorsunuz.”


“Hala, bu insanların sizi neden destekledikleri, yetki verdikleri, bu konumlara atadıklarının;


Sizin bu yetkileri hangi neden ve hedeflere istinaden yüklenmeniz gerektiğinin hakiki sebepleri üzerinde bir farkındalığın olmadığı görülüyor, bu yaklaşımdan.”


“Siz sürecin başlangıcında bir tablo çizdiniz ve bir tasavvur oluşturdunuz. Bunu ciddi propagandalarla duyurup, kabul ettirdiniz. Bunun kabulü için, sizin de, destekleyenlerin de “ortak paydalarınız” olan kavramları, güçlendirici ve meşrulaştırıcı payandalar olarak sundunuz.”


“Bu çerçevede, başarı ölçülerini ve kriterlerini de belirleyip, bizi bunlarla değerlendirin, dediniz.”


“Bir süre, bu çerçeve ve ölçülerde süreci “başarı” ile yürüttünüz ancak hesaba katmayıp, yanıldığınız şeyler olduğunun farkına varmadınız. 


Bütün iş ve süreçlerde yaratılış özelliklerine ilişkin çerçeve esastır. Kim, ne kadar buna uygun olmayan çerçeveler çizse ve bunu dönemsel olarak kabul ettirebilse bile; insan, doğası gereği, derinlerde fıtratının peşindedir. En farkında olmayanlar bile, bir müddet sonra buna uygun olmayan hususları anlarlar ve itiraz ederler.


Farkına varmadıklarınız, sizi bu noktaya getirdi. Şimdi bu değerlendirmeleri, aynı farkındasızlık durumundan, sanki başka bir bakış açısıyla yapıyormuş gibi yapmaya çalışıyorsunuz.”


Recep’i durduramayınca, katılımcılarından ilgisi oluşmaya başladı. Bu nedenle, sustursalar mı? Dinleseler mi? Karar veremediler. Bu arada Recep fırsatı değerlendirmeye devam etti.


“ Soruyorum size, bulunduğunuz makamlara, görevlere sizi kim atadı? 


Soruya cevap versen bir türlü, vermesen bir başka türlü, vermeyi uygun gördüler. 


“Bizleri, sizler seçim yoluyla atadınız, bürokratları da devlet atadı.”


“Peki beni kim atadı?”


Hayda, çattık bir çatlağa diye düşündüler fakat ok yaydan çıkmıştı.


“Sizi kim atadı?” Diye sordu, siyasi, istihza ile.


“Beni, seni ve dahi bu salondakilerin hepsini, Allah, yeryüzü halifesi olarak atadı.”


Tekrar bir suskunluk anı, söz beklemedikleri yerden geldi.


“Bir soru daha dedi Recep. Allah’ın yeryüzüne halife olarak atadığı ben ve sen mi daha önemlisin? Yoksa benim, hayatın inşasına hizmet et diye görev verdiğim ve atadığım “sen mi” daha önemlisin?”

 

Ortamın karışmaya başladığını hisseden Recep konuşmasını hızlandırdı. Zira müdahale emareleri görülmeye başlamıştı.

 

“Elbette, yeryüzü halifesi ve Allah’ın kulu kimliği ile “ben, sen ve bu salondakiler daha önemliyiz. Siz halife kimliğinizle atayıcı, siyasi ve bürokratik kimliğinizle atanansınız.”

 

“Bu nedenle atananlar, atayıcıların neden ve hedeflerine hizmet etmek, fıtrat hükümlerine uygun çerçevede çalışmak zorundadırlar.”


“Atananlar, atayıcılara, kendi perspektif ve hesapları üzerinden hedefler koyup, çerçeveler çizemezler. Velev ki atayanlar bunları anlamayıp, itiraz edemeseler bile. Zira atananların ikincil atanmış kimlikleri yanında, bir de, yeryüzü halifesi olmak gibi birincil, atayan kimlikleri ve sorumlulukları da vardır.”


“Yeryüzüne halife olarak atanmışlar da, kendi hevalarından amaçlar belirleyip, hüküm çerçeveleri çizemezler. Onları atayanın hükümleri çerçevesinde görevlerini yapmak zorundadırlar.”


“Sizin yaklaşımınızdan, ikincil atanmış olarak, asıl atayanın emrettiği çerçevede kalınıp, kalınmadığının muhasebesinin yapıldığını hissetmedim. Hatta bu atanmışlık ve görev ilişkisinde, asıl yetkinin, asli unsura ait olduğu inancına ilişkin bir kopya da alamadım.”


“Siz, sizi atayanlara çizdiğiniz çerçevede, yaptığınız yanlışları irdeleyip, hataları telafi ederek, çerçeveyi revize edip, tekrar atanabilmenin hesabını yapıyorsunuz.”


“Bir soru daha; madem asli atayıcıyı dikkate almayacaksınız; neden atanmak istiyorsunuz? Tekrar atanırsanız ne elde etmeyi umuyorsunuz? Hangi bedelleri ödemeye hazırsınız?”


Müdahale başlamak üzereydi, daha da hızlandı.


“Asıl atayıcının hüküm çerçevesini, hakikatine uygun ele almadan, sizi atayanlara “hizmet olarak sunduğunuz şeyler”; eğer yeryüzü halifesi olan insanın fıtratına, doğal hukukuna ve bu çerçevedeki güncel hedeflerine, sorunlarına, ihtiyaçlarına uygun değilse; Allah’ın yeryüzüne halife olarak atadığı ve ikincil atanmışlığınızdan daha önemli olan insanların fıtri hukuklarına karşı yapılmış haksızlık ve saygısızlık olmaz mı?”


Yeryüzü halifeliğine atanmış olanların; Allah’ın kulları olabilmek sorumluluk ve haklarına saygı göstermek, adaletli davranmak ve hizmet etmek; sizin politik öncülünüz, temel tasarım kriteriniz olmalı değil midir?


“Böyle bir saygısızlığa neden olmak ve

Asli atayıcının hükümlerine uygun; anlamak, tasarlamak ve yönetmek formasyonuna sahip olmamak ihtimali de; yeryüzü halifelerine ve hayatın dinamiklerine karşı adaletsizlik olmaz mı?”


Artık bardak taşmıştı ortalık karıştı ve korumalar Recep’i derdest ettiler, koltuklayıp içeri odaya aldılar. Bir sandalyeye oturttular.


Korumalardan bir tanesi okkalı bir tokat patlattı ve yüzüne doğru haykırdı;


“Ulan şerefsiz, madem sana saygısızlık ve adaletsizlik yapılıyor, sen kaç paralık adamsın ki bu toplantıya kabul ettiler? Konuşmana müsade ettiler?”


Cesur ve sabırsız Recep, kendisinden beklenmeyen bir sükunetle korumanın gözlerinin içine baktı ve sadece gülümsedi, hüzünle, acımayla ve anlamlı biçimde.


Odaya telaşla iki siyasi girdi.


Bir tanesi mayoz bölünme mahsulü idi. “ Seni çok iyi anlıyorum, biraz sabret, bekle, döneceğiz fabrika ayarlarına” dedi.


Recep bunun da gözlerinin içine baktı ve sadece gülümsedi, hüzünle, acımayla ve anlamlı biçimde.


Diğeri ise konuşmayı yapan ve itirazlara maruz kalandı.


“Güzel kardeşim bende senin gibi düşünüyor ve inanıyorum, lakin” dedi.


Recep bu adamın da gözlerinin içine baktı ve sadece gülümsedi, hüzünle, acımayla ve anlamlı biçimde.

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr