Anasayfa > Yazılar > HAKİKATE DAİR -2-

HAKİKATE DAİR -2-

 

Buraya kadar sistemin yapısı ve işleyişi ile ilgili kısmi bilgiler verilmiştir. Fakat bu işleyiş içerisinde, bizim günlük karar ve davranışlarımızı belirleyen, “doğru, zaruri, meşru” hükümlerinin; neye ve kime göre doğru? Doğruluğun ve meşruluğun kaynağı nedir? Kaynağın hakikati ve gücü nedir? Ontolojik boyuttan bize gelen yargıların nispi otoritelerinin; sahihliği, hakikati ve bütünlüğü ne kadardır? Gibi sorular önümüzdedir. Bu soru ve sorunlara bulacağımız net, doğru ve etkin cevaplar, hayatımızın mahiyetini belirleyecektir.

Bu nedenle arayışa ya da “hakiki bir perspektif” inşa etmeye başlamanın yolu, hakikat anlayışının hakikati ile ilgili bir fikrin inşasından geçer.

Günümüzde hakikate ilişkin konuşabilmek için dört farklı durumu anlamak gerekmektedir.

 

1. Kitlelerin büyük çoğunluğu, anlık doğrular ve zaruretler ve güncel meşruiyetlerini; gelenek, cari eğitim, iletişim mecraları, araçları, ürünleri, toplumsal iletişim, etkileşim, propaganda ve manipülasyon süreçlerinin farklı versiyonları ile elde etmektedirler. Bu durumda en önemli husus; doğru, zaruri ve meşru hükümlerini alırken, çoğunluğun sahih filtrelere ve doğrulama sistemlerine sahip olmamasıdır.

Hakikatin ontolojik boyutundaki kök hükümleri ile anlık doğrular, zaruriler ve meşruları oluşturan hükümlerin aynı çerçeveden, uyumlu ve hatasız bir ilişki içerisinde olması hususunda bir çaba görülmemektedir.

Bu çabanın görülmemesinin nedenleri arasında;

İnsan ve kurumların böyle bir niyet ve sorumluluk taşımamaları;

İnsan ve kurumların, bunu gerçekleştirebilecek yetenek, usul ve formasyona sahip olmamaları;

Çevre faktörlerinin bunun yapılmasını önlemek için, psikoloji, sosyolojik, kültürel, hukuki ve stratejik tedbirler almaları sayılabilir.

Bu durum, kitleler, hangi mutlak otoritenin, fiili anlamda (teorik, retorik ya da sadece inanç boyutunda değil) etkisi altında iseler, onların ürettiği doğru, zaruri ve meşru hükümlerini; filtresiz, itirazsız, kesintisiz olarak alıp, kullanmaları sonucunu doğurmaktadır.

 

2. Çağdaş dönemlerde, post modernizmin ‘eksensiz görecelik’ anlayışı; kadim zamanlarda ‘ibahacılık’ ve benzeri anlayışların oluşturduğu durum, mevcuttaki eksen etkenlerden birisidir.

"Her insan, kurum ya da toplum, bir referans noktasında durur ve bir açı ile bakar. Buradan gördükleri, onlar için doğrudur. Diğerlerine bu doğrulara saygı duymak icap eder”. (Gerçekte, eksenli ve üç boyutlu görecelik anlayışı vardır. İleriki yazılarda bu husus müstakilen ele alınacaktır.)

Bu bir hakikat yargısı olarak ortaya konulmuş; insanların özgürlük hakkı ve saygı unsuru ambalajı ile pazarlanmıştır. Bu satış, konuya felsefi itiraz geliştirenler de bile etkili olmuştur.

Bu felsefe, temel itibarıyla, ontolojik olarak, sabit bir hakikat ve buna ilişkin hakikat hükümlerinin olmayacağını ifade etmektedir.

Pratik düzeyde, herkes kendi göreceliği çerçevesinde “doğru, zaruri ve meşru” hükümleri üretebilir ve buna saygı duyulmalıdır, yargısını ortaya koymaktadır. Pratik düzeyde, hiçbir görece unsur, diğerlerine müdahale etmemelidir, anlayışını konsolide etmeye çalışmaktadır.

Hakikatin ontolojisinde, pratik düzeydeki bütün “doğru, zaruri ve meşru” hükümlerinin; ontolojik düzeydeki kök hakikat hükümleri ile doğrulanması mecburiyeti perspektifinden bakıldığı zaman, aslında şu hedeflenmektedir;

Pratik düzeydeki “doğru, zaruri ve meşru” kararları, sanki görece bakış sahibi herkes tarafından bizatihi veriliyormuş aldatmacası ile bütün görece bakışları, imal edilen hakikat yargıları ile manipüle edip, yöneterek; buna inanan bütün insanların, karar ve davranışlarını da yönetebilmek imkânı oluşturulmak istenmektedirler.

Bunu sağlayabildikleri oranda, dünyanın mikro ve makrolarını, kendi niyetlerine göre oluşturmayı hedeflemektedirler.

İnsan davranışında, iradesini kullanabildiği alan olan “doğru, zaruri ve meşru” kararları, manipüle edilip, yapılandırılabilirse, davranış otomatik olarak, yapılandıranın istediği istikamette gerçekleşecektir.

Davranışın yapılandırılması için gerekli bu hususu manipüle ederken; insanın bu yargıları kendisinin oluşturduğu, kararların bizatihi kendisi tarafından verildiği inancının da sağlanması gerekmektedir. Bu disiplinin adına “Rıza Mühendisliği” denilmektedir.

 

3. Yeryüzünde, yukarıda ifadelendirilen asgari özelliklere ve imkânlara sahip olmaksızın, ontolojik düzeyde hakikat hükümleri “imal edenlerin” olduğu gözlemlenmektedir. Ayrıca bu hükümleri, pratik düzeye taşıyıp, insanların “doğru, zaruri ve meşru” yargılarını oluşturan ve konsolide eden bir ağ mekanizmasının varlığından da haberdarız.

Bunu neden yapıyorlar? Nasıl yapıyorlar? Sorularına cevap bulmak büyük önem taşımaktadır. Zira bunların imal ettikleri hakikat bilgileri ve bunlardan doğan hükümler; bütün insanların hayatını kökten etkileyen ve hatta belirleyen sistemleri, disiplinleri, kaynakları, yönetim ve ilişki biçimlerini, politikaları, kararları, süreçleri ve bizatihi insanların tercih, karar ve davranışlarını yapılandırmaktadır.

Ontolojik düzlemde hüküm üretenlerin özel ismi “ilahtır”. Gerçek ilahlık, insanların hayatlarının mahiyetini belirleyen sabitelerin de yaratıldığı merciidir.

Oysaki bu düzlemde, hakikat hükümleri imal etmek isteyenlerin, ilahlığın hakikatine ilişkin bir vasıfları yoktur. Çünkü ontolojik düzeyde her şey ve her hakikat yoktan, benzersiz, öncesiz ve bütün unsurları ile birlikte var edilir. Böyle yaratabilmek gücüne sahip olan ilahtır. Yukarıdaki asgari özelliklerini saydığımız varlık, ancak bütün husus ve unsurları ile yarattıklarının hakikatini de yaratabilmek özelliğine sahip olduğu için, ontolojik düzeyde hakikatle ilgili hükümleri de koyabilmek yetisine ve yetkisine sahiptir.

Kendisi de yaratılan ve asgari koşulları taşımayan insanın; bu konuda yapabilmek imkân ve yeteneğine sahip olmamasına rağmen, neden böyle bir role soyunduğu? Ve bununla ilgili nasıl davrandığı? Sorularına cevap vermek mecburiyeti buradan doğmaktadır.

Kendi hakikati ve sınırları içerisinde kalmayı esas alan insanların böyle bir niyet ve çabaları olmaz. Onlar insani sınırlar içerisinde tatmin ararlar ve bulurlar.

Ancak insanın sahip olduğu potansiyel, doğal sınırları dışındakileri de istemek imkânını sağlamaktadır. Varlığın devamını sağlayan “istemek” özelliği; varoluş nedenine aykırı olarak, sınırlarının dışında da talep geliştirmek imkânı bulunca; insan kendinden farklı ve mutlak bir varlık olan ilahlık mertebesini isteyebilmektedir. Bunun ontolojik nedeninin izahını sonraya bırakıp, nasılı ve sonuçları üzerinde bir miktar duralım.

İnsan kendi sınırlarının dışında bir talep geliştirip, bunu gerçekleştirmeye çalışırsa, ortaya çıkacak sonuç şudur: insan, insan olarak hakikidir ancak ilah olarak hakiki olamaz. Çünkü ilahın hakikati farklıdır.

Eğer ilah olmayı isterse ve bunun için güç ve imkân sahibi değilse ne olacak? Bu durumda, hakiki ilah olamayacağı için, sahte ilahlık imal etmesi gerekmektedir.

Sahte ilahlığın müdahale alanı da, gerçek ilahın yarattığı ve hayatın gayri iradi mecburiyetlerinden olan ontolojik düzlemdir.

İnsanın bu mekanizmayla doğal ilişkisi (ileride detaylı olarak anlatılacaktır) şudur. Ontolojik yani yaratılış düzeyinde,’ hakikatte dâhil’, her şey, gerçek ilah tarafından yaratılmıştır. İnsanlar bu gerçeği ve hakiki ilahın tek ve mutlak otorite olduğunu bilir ve kabul ederler. Sonrada yaratılmış olarak, yaratılışın bilgisini elde etmeye çalışırlar.

Bunlar, yeryüzüne iradi müdahale imkânı ve yetkisi verilen insanın; bu müdahaleyi gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak olan; doğru, meşru, zaruri hükümleri; karar ve davranışın mahiyetini sağlayan bilgiler ile davranışı mümkün kılacak teknik bilgilerdir.

Sınırlarını aşarak talep geliştirip, sahte ilahlık imal etmeye çalışanlar ise bu sisteme farklı yaklaşmaya çalışırlar.

Olduğu gibi kabul edip, bilgisine ulaşmaya çalışacakları yaratılmış dünyanın hakikatine farklı anlamlar yükleyip, farklı hükümler geliştirmeyi hedeflerler.

Önce hakikatle, insan arasına farklı perdeler gererler. Bunlar psikolojik, sosyolojik, kültürel, siyasi, ekonomik, iletişimsel, propagandist vs. farklı disiplin, biçim ve yöntemlerle gerçekleştirilebilir.

Artık insanlar hakikatleri, olduğu gibi görebilmek, algılayabilmek, anlayabilmek, idrak edebilmek imkânını kaybederler.

Daha sonra bu perdelerde, hakikati yeniden tarif eden, sahte olarak imal edilmiş görüntüler oynatırlar.

Böylece yeni ve sahte bir hakikat imal edilmiştir. Bundan sonrası doğal davranış ve oluş mekanizması üzerinden devam eder.

Son noktada, insan davranışının mahiyetini ve dolayısıyla dünyaya dair her şeyini belirleyen, “doğru, zaruri ve meşru” hükümleri, imal edilen sahte ontolojinin ürünüdür.

En temelde, sahte hakikat imal ederek ( gerçek hakikat yaratılır), davranışların mahiyetini belirleyerek; dünyayı ve yaşamı yapılandırıp, yönetmek pozisyonuna ulaşmaya çalışırlar.(Gerçekte, varlığın yaratılması ve yönetilmesinin hakikati, başka ilke ve hükümler çerçevesinde gerçekleştiği için, bunlar sadece zannederler.)

Kitlelerin büyük çoğunluğu, hakikatin özü ile anlık doğrular ve meşrular arasındaki bağı sağlıklı ve sahici kuramadıkları için; sahte ilahlığın, sahte hakikatlerini kabul ederler.

Hatta kendilerini böyle bir hakikat ve ilah anlayışının dışında görüp, bunlara karşı mücadele ettiklerini zannedenlerin birçoğu da böyle bir durumun ve ilişkinin içerisinde olduklarının farkında değillerdir. Bunu oluşturan nedenlerin başında, hakikate, fıtratı üzerinden bakabilmeyi mümkün kılacak bir perspektife sahip olmamak gelir.

 

4. Sahte ilahları ve imal edilmiş hakikatleri reddedip; gerçek, mutlak ve tek ilahı ve O’nun mutlak hükümlerini kabul etmiş insanların; bunların inşa ettikleri kurumların; geliştirdikleri ilişkilerin; hâlihazır durumlarının ne olduğu? Nasıl oluştuğu? Ne yapılması gerektiği? Hususları, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konular arasındadır.

Niyet, retorik ve sosyolojik kimlik olarak kendilerini bu çerçevede tarif eden kitlelerin önemli bir bölümünün; fonksiyonel süreçler ve fiili durumlarda, bu nitelik çerçevesinde olmadıkları gözlemlenmektedir.

Bu durum birkaç açıdan önem taşımaktadır.

Öncelikle, niyetleri ve çabaları bu yönde olan insanların, yanılgı içerisinde bir hayat yaşamaları; hem hayat süreçlerinde, hem de sonucunda, trajik bir durumu ifade edecektir.

Hakikat çerçevesinde yaşamak; anlamlı, bütüncül tatminin bulunabildiği, ölçülebilir sonuçları ve etkileri olan bir durumdur. Bu etkiler hayatın bütünlüğü içerisinde gerçekleşmektedir.

Bu nedenle yanılgı içerisinde yaşamak, hem cari hayat süreçlerinde, hem de ötesinde hüsranı getirebilecek bir durumdur.

Bununla birlikte, hakikat çerçevesinde yaşayarak; anlık doğrular, zaruretler ve güncel meşruiyetler arayan insanların örneklik ihtiyaçlarını karşılamak ta ayrı bir sorumluluktur. Yani bir yanılgı sadece bireysel bir aldanış ve hüsran değil, çok taraflı kayıptır.

 

DEVAM EDECEK

Murat SAYIMLAR

KASIM 2017

 

 

 

 

 

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr