Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 4 > İSTİSNA BİR YAZI

İSTİSNA BİR YAZI


Bu yazı, doğrudan sosyal medya mecralarında yazı yazmamak kararımı değiştirmedi. Bu nedenle istisna bir yazı.


Halin önemine binaen bir hatırlatmayı içermektedir.


Bir tabloyu hayale getirerek başlamak istiyorum.


Din günündeyiz, (elbette ancak din gününe ulaşmaya kesin olarak inanların kurabileceği ve kurmayı gerekli görebileceği bir hayal) herşeyin hakikati ortaya koyulmuş ve bunların karşılığını görmek üzereyiz. Çaresiz bir durum da ve bekleyiş içerisindeyiz.


Dünya da içerisinde bulunduğumuz hallerin, kendimiz ve diğerleri hususundaki zanların, hakikat diye inandıklarımızın ve bunlara göre yaptıklarımızın gerçeği ile yüzleşiyoruz.(Elbette hiçbirimizin bu halde olacağı ile ilgili bir yargıdan değil, bir hayalden bahsediyoruz.)


Böyle bir hayalde yüzleşilen durumun asla gerçekleşmeyeceğini, kesinlikle doğru olmayacağını söyleyebilecek babayiğit var mıdır? acaba!


Böyle bir hayali neden kuralım ki? Durduk yerde, neden hallerimizle ilgili hüsnü zanlarımıza zarar verelim? Keyiflerimize halel getirelim?


Eğer bunu gerektirecek, halimizden şüphe duymamıza sebep olacak emareler olsa, böyle hayali bir muhasebeye gerek olabilir mi?


Birlik ve bütüncüllük dini olan İslam’a tabi olan bizlerin zihinlerinin, gönüllerinin, hayat pratiklerinin dağınık ve birbirinden kopuk olduğu durumlarda, acaba hale ilişkin bir şüphe oluşur mu?


Kendini İslam’a nispet eden bunca insanın; farklı bilgi kaynakları, elde ediş ve kullanım biçimleri, din-ibadet-inanç biçimleri, sevgisizlikleri-mutabakatsızlıkları-rekabetleri-çatışmaları ortadayken acaba şüphelenmek gerekir mi?


Aynı doğrulara iman edipte bu kadar ayrı düşmek bir şey ifade etmiyor mu?


Kendini fırka-ı naciyeden görüp, kurtulduğuna iman ederek, diğerlerine karşı duyarsızlık, ötekileştirme ve düşmanlık gösterenlerin; hangi dinin, hangi öğretisine göre böyle inandığı merak konusu olmaz mı?


Bu hayra ulaştıran bir durum olarak mı? Yoksa parçalayan bir durum olarak mı değerlendirilmelidir?

 

Barışa, paylaşmaya, birlik olmaya, işbirliğine ulaştırmak mahiyetine sahip bir dinin, “bunların tersi sonuçlar oluşturması” şüphe uyandırıcı bir durum değil midir?


Nefisleri itmi’nana erdirme potansiyeline sahip bir dinin mensuplarının, bırakın itmi’nanı; mutluluk, hakiki başarı, çatışmasız bir ruh ve zihin gibi, itmi’nanın alt unsurlarına bile ulaşamaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir hali tarif etmiyor mu?


Sadece Allah’a kulluk etmek haline, özgürlüğüne, adamlığına istinat eden bir dinin mensuplarının; kulluğun hakiki fonksiyonlarını, hayata ilişkin karşılıklarını kuşatmayan, zanni anlamlarla oluşmuş kavramla, bu ahitlerini yerine getirememek durumu, biraz da olsa şüpheye düşürmeyecek mi?


Fıtratı ve fıtrat sınırlarını yakinen bilemediği için, fıtrat hükümleri ile bir hayata ilişkin tasavvurları olmayan ve bu nedenle, böyle bir keyfiyeti dava edinemeyen insanların çaresizliği bir anlam ifade etmiyor mu?


“Onların çoğunu şükredici bulamayacaksın” vaadini haklı çıkartarak, düşman olan şeytanın izinden, dümen suyundan gitmeyi erdem gibi görebilmek haline ne demek lazımdır?


Bu kadar örnek ufak bir şüpheye neden olur mu? Bilmem, din gününde, aldatıcı zanlardan hesaba çekilmek hayalini kurmak için.


Bu öneri asla insanların inançlarını, hallerini, yaptıklarını önemsememek, küçümsemek anlamına gelmemektedir.


Bilakis, Allah’ın şerefli yarattığı insanların bu durumlarına, niyetlerine ve hatta hüsnü zanlarına, hak ettikleri hürmete binaen; Allah’ın kullarının, hak ettikleri sonuçlara, bu boyutta ve bir sonraki boyutta kavuşabilmeleri için dua niyetine, yardımlaşma ve işbirliği sorumluluğu adına yapılmaktadır.


Zira hayalen, din günün de ortaya çıkan gerçekler, yanıltıcı zanlar üzerinde bir hayat yaşadığımızı önümüze koyarsa ne yaparız? 


Zanlara sürükleyen ve bize vaatlerde bulunanlar, bizden uzaklaşarak, sıkıntılı durumla baş başa bıraktıkları zaman ne olur?


Hem de, dönüşü ve telafisi olmayan bir dem de.


Bu bir yargı, eleştiri, manipülasyon çabası değil, hakikat üzerinde olmaya ilişkin muhasebe ve tefekkür eylemine davettir.


Elbette bu davet, bir din gününün olduğuna yakinen inananlar için bir anlam ifade edebilir.


“Şeytanın, Allah’la aldattığı, hakikat üzerinde olduğuna “yakin hasıl etmiş” olanlara, halinden şüphe etmeyenlere” bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta okunmaması, küçümsenmesi, alay konusu edilmesi gereken hususlar olarak değerlendirilecektir.


Bu bile başlıbaşına şüphe uyandıran bir durum gibi görülmelidir. Daha Kitab’ın başında Allah’tan; “bizi doğru yoluna hidayet et” diyerek yardım isteyen ve bunu sürekli tekrarlayan insanların; buna ve birçok çelişkili hale münafi bir emniyet içerisinde olmaları bir şüpheyi çağrıştırmaktadır.


Din günün de, hakikat dışındaki zanlarla yaşanan bir hayatın gerçeği ve karşılıkları ile yüzleşmek hayali, belki böyle bir tefekkür ve muhasebe sürecini tetikleyebilir.


Müslümanların, hangi toplumsal pozisyonda, hangi imkanlara ve ünvanlara sahip olduğu önemli olmaksızın, bu muhasebe sürecine girmesi hayati bir mecburiyettir.


Zira, zanna sürükleyen ve bunlarla bir yaşam sürmemizi sağlayan etkilerin; sürekli, yoğun ve çok çeşitli olarak hükmünü sürdürdüğü; buna karşılık bizim de hakikat üzerinde olmak sadedinde aynı durumda olmadığımız bir atmosfer de yaşamaktayız.


Bu muhasebe; ilkeleri, kriterleri, usulleri ve sistematiği olan; çok yönlü, mertebeli ve sorumlu tartışmalar biçiminde yapılmalıdır. Bu iş, adına kulluk davası denilebilecek bir hayatın inşası çerçevesinde yapılmalıdır.


Bu tartışmalar, hayatın parça ve bütünün de, makro ve mikrosun da, düşünce ve pratikte, ahlak ve şahsiyette yani her alan ve anında yapılmalıdır.


Bu tartışmalar; kendisini sorumlu addeden herkesin; durumu, ölçeği ve liyakatı çerçevesinde katılması gereken bir mecburiyettir.


Bu muhasebe ancak Allah’ın kullarının yapabileceği zorlukta bir iştir. Çünkü Allah, kullarına ve samimi kulluk için yardım isteyenlere yardım edecektir.


“Ey itmi’nana ermiş nefs.... gir kullarımın arasına...” hükmünce, nefsin itmi’nanı, Allah’ın kulları arasına girmenin lazım şartlarındandır.


Nefs, itmi’nana kadar hamdır, olgunlaşmamıştır, fıtrat sınırları içerisinde değildir. Bu durumda, insanların, arzularına kulluk etmeleri için baskı yapıp, fısıldamaktadır. Bu keyfiyeti bilenlerin kurdukları düzenler de, Allah’tan başkasına kulluk ettirmek potansiyeline sahiptirler.


Yani ego düzeyinde kalıp, bu mertebeden; bakan, okuyan, dinleyen, söyleyen, yapanlar; bütünüyle, Allah’a kulluğa götüren hakikatler üzerinde olamayabilirler ve hatta iddialarına rağmen hakikat peşinde bile olamayabilirler. Hakikat adına söylenenleri bile dinlemeyip, aleyhlerinde olduğu zannına bile sahip olabilirler. Zira nefsin taleplerini karşılamak için zanna uymak ihtimali yüksektir.


Din günün de, hakikat üzerinde yaşamamış olmak ihtimali ile karşılaşmak hayaline ilişkin teklif, insanların iyi niyetlerine ilişkin hale, hayata ve neticeye kavuşabilmeleri için stratejik bir mecburiyettir.


Bunu, nefse ilişkin bir saldırı, saygısızlık ve hatta yükleme olarak görmek, anlamak ve tavır belirlemek; henüz ego düzeyinden bakmanın hasılası olabilir.


Birbirlerimize yapacağımız hatırlatmalar ve bizim bu hususlar da yapabileceklerimiz ancak bu boyutta, bizim bilmediğimiz, kalan zamanda gerçekleştirebileceklerimiz içindir.


Bütüncül, ilkeli, usullü ve sistematik tartışmalar; ne yapmalıyız diyenler için bir ufuk olabilir. Zira algı, anlayış, inanç, karar, davranış, hal ve ilişkilerimizin, bütünüyle hakikat çerçevesinde olabilmemesini sağlayabilecek atmosferde yaşanıldığı bir vakıadır.


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr