Anasayfa > Yazılar > LİYAKAT VE SADAKAT

LİYAKAT VE SADAKAT

 

Hayatımızda kök öneme sahip olan kavramlardan ikisi “liyakat ve sadakattir”.

Bu kavramlar, herhangi bir alanda sorumluluk almanın, ilişki kurmanın, dostluğun, görev üstlenmenin, mensubiyetin, işbirliğinin, pozisyonun, oluşun vb. konusu olarak önem taşımaktadır.

Liyakat”, yukarıda bahsedilen konularda yer almak ya da ilişkide bulunabilmek için, layık olmayı ifade eder.

Eşliğe, dostluğa, yöneticiliğe, liderliğe, arkadaşlığa, söz söylemeye, eylem yapmaya, öneri sunmaya, vb. layık olabilmek, liyakat kavramının nedenini oluşturur.

Bu kavram her durumu ilgilendirecek bir alan genişliğine sahiptir.

Eğer bir insan, herhangi bir konuda, konumda ya da halde, liyakat sahibi değilse; o durumda bir talep geliştirmemesi, ilişki kurmaması gerekmektedir. Yani yönetmek liyakatine sahip olmayanların, yöneticilik pozisyonunda olmaması; evlenmek liyakatine sahip olmayanların evlenmemesi; konuşmak liyakatine sahip olmayanların susması gerekir.

Liyakat sahibi olmadığı konu ve konumlarda yer alan, görev alan, ilişki kuranlar, mutlaka bu hususlarda zulüm edeceklerdir.

Evlilik liyakatine sahip olmayanlar; birbirlerine, aileye, çocuklara, çevreye, akrabalara, topluma ve hatta kendilerine zulüm ederler.

Yönetmek liyakatine sahip olmayanlar; yönettikleri birime, yönetime esas alanlara ve konulara, çalışanlara ve birimdeki diğer unsurlara, yönetimden etkilenenlere, sistemlere, süreçlere ve tüm çevre faktörlerine zulüm ederler.

Eğitim vermek liyakatine sahip olmayanlar; eğitim verdiklerine, eğitim süreçlerine, sonuçlarına, sonuçlardan etkilenenlere, topluma vb. zulüm ederler.

Dostluk liyakatine sahip olmayanlar; karşıdaki insanlara, sırlara, süreçlere, duygulara, umutlara, güvene, saygıya, sevgiye, çevreye ve hatta kendilerine zulüm ederler.

Örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu kadarın da bile liyakatsizliğin ortaya çıkarttığı zulümlerin somut sonuçları üzerinden bir şeyler söylemek mümkündür.

Liyakatsiz yöneticiler; süreçleri, hedefleri, kaynakları, hukuku, insanları, ilişkileri, umutları, güvenleri, sonuçları israf ederler ve tüketirler.

Liyakatsiz ilişkiler; tatmini, sevgiyi, dostluğu, karşılıklı destek ve beslemeyi, güveni, işbirliğini, iyiliği, yardımlaşmayı, fedakârlığı, diğergamlığı, hoş görüyü, insanı, diğer sonuçları ve ilişkileri israf edip, tüketirler.

Liyakatsiz eğitimciler; çocukları, gençleri, insanları, toplumları, bugünleri, yarınları, hedefleri, umutları, hukuku, ilişkileri, kurumları, sistem ve süreçleri, olumlu sonuçları ve güvenliği israf edip, tüketirler.

Liyakatsiz her pozisyon, alan, ilişki, iş; sonunda tahribat, israf, tüketim, sorun, sıkıntı, risk ve hukuksuzluk oluşturur.

Bu denli önemli olan liyakat kavramı, herkesin arzu ettiği biçimde kullanabileceği bir içeriksizliğe sahip değildir. İçerikleri, sistemi ve fonksiyonları perspektifinden, doğru tarif edilip, anlaşılmalıdır.

Liyakat, fonksiyon olarak; sahip olunan, yapılan, kurulan, içerisinde ve çevresinde yer alınan, doğrudan veya dolaylı etki edilen, inşa edilen, sürdürülen vb. hususlarda; layık, yetkin olmak halini ifade eder.

Liyakat beş farklı alt kavramla birlikte gerçekleşir.

1.Ehliyet

2.Emniyet

3.Şahsiyet

4.Ciddiyet

5.Samimiyet  

Ehliyet; söz konusu işi yapmak; ilişkiyi kurup, sürdürebilmek; süreci ve sistemi yönetebilmek; sahip olup, gereğini yerine getirebilmek vb. hususlarda ehil olabilmeyi yani eğitimli, yetenekli, becerikli, donanımlı, yeterli, tecrübeli, sorumlu, vb. olabilmek özelliklerini ifade eder.

Sadece araba kullanabilmek ya da bazı makinaları işletebilmek hususunda ehliyet verilen ülkemizde; insan, anne, baba, eş, yönetici, dost, eğitimci, vb. pek çok konuda ehliyet şartı aranmamaktadır. Bunun sonuçlarını da hep birlikte, hayatın içerisinde bizzat görmekteyiz.

Ehliyet; teknik, psikolojik, ahlaki, bilgisel, tecrübi ve kişilik yeterliliğini ifade etmektedir.

 

Emniyet, güven demektir. Kendisine sorumluluk verilen, görev tevdii edilen, ilişki kurulan vb. insana güven duyulması gerekliliğini anlatır.

Emniyet şartındaki güven iki türlü anlaşılmalıdır.

Bunlardan bir tanesi “ahlaki güvendir”. Kendisine güven duyulan kişiye, güven duyulan hususta; ihanet, boş vermişlik, sorumsuzluk, haksızlık, umarsızlık, duyarsızlık, terk etmek, yarım bırakmak, istismar, vb. yapmayacağına tam güven duyulması anlamına gelir.

Diğer güven anlamı ise “teknik hususlardadır”. Sorumluluk üstlenen ya da ilişki kuranın; bütün teknik gerekleri, eksiksiz ve zamanında yerine getirmesi hususundaki güvenden bahsedilmektedir.

Bu konuda, söz konusu kişinin üzerine aldığı işi, sorumluluğu; en doğru biçimde planlayacağı, en verimli ve başarılı şekilde uygulayacağı, hiç eksik bırakmayacağı, tam zamanında uygulayıp, bitireceği, ilkeleri gözeteceği, ilişkileri koruyacağı, kaliteyi tam olarak gerçekleştireceği hususlardaki güveni ifade etmektedir.

 

Şahsiyet”, liyakatin üçüncü parametresidir.

İnsanın her durumda bir davranış sergilemesini; davranışların otomatik hale geldiği durum olan ahlakın ortaya çıkmasını; ahlakın bir bütün ve sistem olarak insanda temayüz etmesi ile şahsiyetin oluşmasını, öncelikle ifade etmek gerekmektedir.

Şahsiyet, insanın herhangi bir durumda ortaya koyacağı tavrın nitelik ve niceliğini belirleyen temel faktördür. Başka bir anlatımla, insanların ortaya koyacağı tavır ve sonuçlar, şahsiyetlerinin ürünü olacaktır.

Bu nedenle, liyakati oluşturan diğer hususların gerçekleştirilmesi için insanlarda şahsiyete dönüşmüş olması gerekmektedir.

Sorumluluk, ciddiyet, samimiyet, güven, adalet, işini iyi yapmak, kendine, insanlara, hukuka vb. değer vermek gibi özellikler, eğer şahsiyeti oluşturmuşsa; bu kişi, liyakatin genel özelliklerine sahip demektir. Buna, liyakate esas konunun özel hususlarına sahip olmak eklenirse, liyakat sahibi olunmuş demektir.

Ciddiyet ve samimiyet” aslında birer şahsiyet unsurları olmakla birlikte, özel önemlerine binaen liyakat parametreleri arasında sayılmaktadırlar.

Ciddiyet, öncelikle kendini, sorumlu olunan her unsuru, hukuku, diğerlerini, amacı, hedefleri, işi, ortamı, etkilenenleri, ilişkileri, insanları, sistemi, süreçleri, sonuçları, sözleri, kararları, akitleri vb. ciddiye almayı içermektedir.

Bu faktörleri ciddiye almak, bunların doğasına uygun davranmak, hukuklarını korumak, amaca yönelik davranmak, istenilen sonuca ulaşmak için gereken her şeyi eksiksiz ve kusursuz yapmak için çalışmayı içerir.

Ciddiye alınmayan her husus önemsenmemiş, değerli görülmemiş, önemi kavranmamış, adil davranılmamış, sorumluluk alınmamış; kaybına, tahribatına, imhasına yol açılmış demektir.

Samimiyet ise söz konusu hale ilişkin niyet, duygu, düşünce, plan, program, eylem, ilişki hususunda; niyet, inanç ve ahlak boyutunda bir saygıyı, tutarlılığı, sorumluluğu ve adaleti yansıtır. Yanı sıra buna dair tüm teknik hazırlıkların yapılması, planların hazırlanması, amaca ve hedefe uygun sistem, süreç ve sonuçların elde edilmesinin, istenmesini de kapsar.

Yukarıdaki beş faktör herhangi bir alanda ve durumda liyakat sahibi olabilmenin alt unsurlarını tarif etmektedir.

 

Sadakat” bir başka kök kavramdır.

Sadık olmak, insanla, muhatap arasında yapılmış; yazılı veya yazısız; açık veya gizli anlaşmalara uymayı; verilen sözlerin yerine getirilmesini; karşılıklı güvenin zedelenmemesini; duruma esas bütün konuların çok önemsenip, yerine getirilmesini; aldatmamayı, kandırmamayı, ihanet etmemeyi, terk etmemeyi, sevgiyi, saygıyı, sorumluluğu, fedakârlığı ve benzeri durumları kapsayan bir kavramdır.

Sadakatin bir hiyerarşisi vardır.

Öncelikle kendisini yaratan ve varlığı ile ilgili her hususta yardım ve desteklerini sağlayan “ilahına karşı sadakat”, en temel ve kök olandır.

Bu sadakatin bir tarafı, karşılıklı ilişkinin, fıtratına uygun olarak sürdürülmesidir.

Diğer tarafı ise, yapılan anlaşma ve ahitlere, verilen sözlere sadakattir.

Hiyerarşinin en tepesinde “ilaha olan sadakat” vardır. Bundan sonrakiler, bunun fonksiyonu olarak şekillenirler.

Daha sonra “özüne sadakat” vardır.

İnsanın, sahip olduğu tüm fıtrat özelliklerine sadık kalması anlamına gelir. Bunun gereği olarak; bütün davranışların, fıtrat çerçevesinde tahakkuk ettirilmesi; bunu mümkün kılacak, eğitim, gelişim, değişim ve inşa hususlarının da, yanı sıra gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Daha sonra “sözüne sadakat ”ten bahsedilebilir. İlaha verilen söz temel olandır. Daha sonra bunun fonksiyonu olarak; özüne, çevrene, yönetenlere, işbirliği yaptıklarına, tüm ilişkilerine, sorumluluklarına, pozisyonlarına, görevlerine, tüm varlıklara, durumlara, sistemlere, süreçlere verilen gizli ve açık sözlere; yapılan, gizli ve açık anlaşmalara sadakattir.

Burada hiç unutulmaması gereken en önemli husus; bütün sözler ve ahitler ancak temelde, ilaha verilen söz ve yapılan anlaşmanın çerçevesinde ve onun fonksiyonu olarak şekillendiği sürece ve durumda, sadakati gerektirmektedir.

Sözüne sadakat gösterenlere, sadakat” ise başka bir husustur. Bir yönden, merkezde kendimiz; diğer tarafta, bizi kuşatan bütün çevre ile olan ilişkilerimizde, sadakatin ölçüsü; unsurların verdikleri kök sözlere ve ahitlere sadakatleridir. Bir başka yönde ise kendileri ve birbirleri ile yaptıkları gizli veya açık anlaşmalar veya verdikleri sözlere sadakattir.

Ölçü;

Kök olarak ilaha verilen söz ve yapılan anlaşmanın doğası/fıtratı genel çerçeveyi oluşturmaktadır.

Bu çerçeve dâhilinde karşılıklı verilen söz ve yapılan anlaşmalara sadakat şarttır.

Bir diğer husus ise karşılıklı rızaya dayalı akitlere ve verilen sözlere sadakat gösterilmesidir.

Hakikatlere sadakat”; bütün varlık, ilişki, oluş, olgu vb. fıtrat özellikleri ve temel hukukları çerçevesinde ilişki kurulması, hakikatlere sadakatin bir unsurudur.

Özellikle insanın kendi fıtratı çerçevesinde kalıp, bütün karar ve davranışlarını burada gerçekleştirmesi, öz hakikatine sadakattir.

Yaşamı, varoluş nedeni ve bunun gerçekleştirilmesi için gerekli fıtrat özellikleri çerçevesinde inşa etmek, yaşamın hakikatine sadakattir.

Adağına ve davasına sadakat” ise bir başka sadakat parametresidir.

Dava, insanların varoluş nedenlerini gerçekleştirmek için; yaşadıkları zaman ve koşullarda; gerçekleştirmeleri gereken amaç ve hedeflerin bilinmesi ve tahakkuk ettirilmesi için yaşamak ve mücadele etmek demektir.

Dava, bunun önündeki engellerin kaldırılması, sorunların çözülmesi, risklerin yönetilmesi vb. hususların gerçekleştirilmesi demektir.

Dava, bunları gerçekleştirebilmek için ihtiyaç olan bütün unsur ve hususların belirlenmesi ve bunlar için yapılması gerekenlerin yerine getirilmesi demektir.

Davanın genel boyutunun iki parametresi vardır.

Birincisi, varoluş nedeni ve fıtrata ilişkin olanların bilinmesidir.

Diğeri ise, bu çerçevede, güncele ait olanların bilinmesi, hedeflenmesi, inşa edilmesi, gerçekleştirilmesi, çözülmesi ve sürdürülmesidir.

Davanın bir de özel boyutu vardır.

İnsanlar, genel ve ortak olarak, fıtrat/doğa özellikleri ile sınırlı ve sorumludurlar.

Fakat bunun dışında her insanın, diğerlerinden farklı olarak sahip olduğu; mizaç, kapasite vb. kişisel özellikleri vardır.

Bunlar ayırt edici, farklılık arz eden, özgün özelliklerdir.

Bu özellikler sayesinde her insan, yeryüzü hayatının, sisteminin inşası, korunması, bütüncüllüğü ve sürekliliği için benzersiz bir rol oynar ve görev ifa eder.

Bu nedenle, “genel fıtrat sınırları ve ortak paydası çerçevesinde olmak üzere; her insanın sahip olduğu ayırt edici özelliklerinden doğan özel misyonu ile belirlenen bir davası vardır.

Bu çerçevede, insanların üstlenecekleri ve yapacakları; özgün davalarını, görevlerini, adağını, nezrini ifade eder.

Her insan, genel fıtrat çerçevesini bilmek ve buna uygun davranmak mecburiyetindedir. Bunun yanı sıra, ayırt edici, özgün özelliklerini bilmek ve hepsi ile birlikte özel bir dava sahibi olmak zorundadır.

İnsanların, yaşadığımız Dünya’yı ve hayatı imha etmemesi, inşa etmesi; tüketmemesi, üretmesi; zulmetmemesi, adil ve saygılı olması için liyakat ve sadakat prensiplerinin, yaşamın bütün alanlarında cari olması gerekmektedir.

Bunun dışında belirlenen bütün “elverişlilik kriterleri” zulüm, tüketim ve çatışma doğuracaktır.

 

Murat SAYIMLAR

ARALIK 2017

 

 


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr