Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 1 > SARI HAMSİ

SARI HAMSİ

 
Bir din; hem laik, hem seküler, hem de tevhidi olabilir mi?
 
Karadenizli;
 
" Size bir bulmaca soracağım" demiş.
" Saridır, oter, koydum oni kafese"
" Kanarya " demişler.
" Bilemedunuz, hamsidur " demiş.
" Hamsi sarı olmaz ki!"
" Boyadim oni "
" Hamsi kafeste olmaz ki! "
" Koydum oni kafese "
" Hamsi ötmez ki!"
" Ula oda bulmacanin şaşurtmacasidir. "
 
Eğer böyle bir bakış açısı ve yaklaşımla ele alınacak olursa, elbette mümkündür.
 
Buna "sarı hamsi dini" denilebilir fakat siz bu andan itibaren zinhar aklınıza "sarı hamsi" getirmeyin.
 
Eğer dinin fıtratı ve fonksiyonları çerçevesinden bakarsanız mümkün olmayan çelişkili bir durumu ifade eder.
 
Laiklik yalın anlatımıyla bir dualizmi temel alır. 
 
Türkiye'deki yaygın tanımı ile kamusal alanda farklı hükümlerin, kişisel alanda farklı hükümlerin cari olmasını öngörür.
 
Sekülerlik ise, fonksiyonel olarak; karar süreçlerine esas düşünce sınırlarını; insanın doğumu ve ölümü arasında var olan bir hayat anlayışı ile belirler.
 
Tevhid ise; bütün alan ve anlardaki karar ve davranış hükümlerini tek ilahtan almayı; bütün karar süreçlerindeki düşünce sınırlarını ise; doğum öncesi ve ölüm sonrası ile birlikte, bütün yaşam boyutlarını esas alan bir hayat anlayışı ile belirlemeyi esas alır.
 
Aslında bu üç kavramın hayat pratiklerinin tezahürlerini esas alan fonksiyonları üzerinden düşünülmesinde fayda vardır.
 
Fakat öncelikle, dinin doğası ve temel fonksiyonları açısından tarifini bir kez daha hatırlamak gerekmektedir.
 
Din, insanların karar ve davranışlarının doğasını ve mahiyetini belirleyen bir bilgi türünün (dini bilgi) fonksiyonel eksen olduğu bir olguyu tarif etmektedir.
 
Din olgusunu; dini bilgi, mutlak ve nispi otoriteler, ritüeller ve ibadetler, sembollerden müteşekkil olarak tarif edebiliriz.
 
Ancak din kavramının fonksiyonel eksenini; karar ve davranışların doğasını ve mahiyetini belirleyen "dini bilgi" olarak tespit etmek isabetli olacaktır.
 
Bu tarifi esas alan bir bakış açısı ile; laik ve seküler bir yaşam tercihi yapmış olanlarda, genellikle dualist bir yaklaşım görülmemektedir.
 
Kişisel ve kamusal alandaki yaşam ve işleyiş tarzını oluşturan, sistem, süreç ve ilişkileri yapılandıran bütün karar ve davranış hükümleri aynı kaynaktan alınmaktadır.
 
Bu durum tevhidi ifade etmez. Çünkü tevhid herşeyin fıtratına ilişkin bütüncül bir kabulü; karar ve davranış süreçlerini esas alır.
 
Oysaki bu yaklaşımda, sistemik bir bütünlük görülmesine rağmen; tüm sistem, süreç ve ilişkilerin, orijinal ontolojiden doğan bir epistemoloji çerçevesinde üretilen bilgiden inşa edilmesi zorunlu değildir.
 
Esnek bir yaklaşımla; önce subjektif bir ontoloji imal edilip, daha sonra buna istinat ettirilen bir epistemolojik çerçevede üretilen bilgiler ile karar ve davranışlar geliştirilebilmektedir.
 
Ancak sistemik tutarlılık, "nispi bütünlüğü ve başarıyı" ortaya koyuyormuş görüntüsü sağlayabilmektedir.
 
Fakat asıl üzerinde düşünülmesi gereken çelişki, teorik olarak; kamusal alan ve bireysel alandaki tüm olgu, oluş ve ilişkileri oluşturan karar ve davranış hükümlerinin (dini bilgi) farklı kaynaklardan alınması gerektiği tezinin; pratik olarak işlemediği ve tek kaynaktan alınmasıdır.
 
Aslında teori ve pratik arasındaki çelişki gibi görülen husus; teoriyi ortaya koyanların davranış hükümlerini tümden kabul etmeyenlere karşı; bireysel alanda kendi davranış hükümleriniz sizinkiler olabilir ama hiç olmazsa kamusal alanda bizimkiler olsun teklifidir.
 
Bu hususun tartışılması, kabulü ve hatta mutlak doğru gibi sunulması; birazdan ifade edeceğimiz; tevhidi yaklaşım tezinin, günümüzdeki yaşam pratiğinde görüleceği gibi; din kavramının doğasına aykırı, fonksiyonel olmayan bir tarifinden kaynaklanmaktadır.
 
Eğer din olgusunun fonksiyon ekseni, dini bilgi ise; dini bilgi de, davranışın doğasını ve mahiyetini belirliyorsa; davranışın mahiyeti de, yaşamı oluşturan tüm olgu oluşların mahiyetini belirliyorsa;
 
Hayatın; dinin belirlemediği bir alanı ve anı yoktur.
 
O zaman doğru söylem; bütün dinlere ortak mesafe ya da kamusal alanda dinin olmaması değil; hangi din? biçiminde olacaktır.
 
Gelelim tevhidi yaklaşım tezinin güncel pratiğine.
 
Tevhidi yaklaşım tezi; hayatın bütün an ve alanlarında gelişen karar ve davranış süreçlerinin istinat ettiği hüküm cümlelerinin tek İlah'tan alınmasını esas almaktadır. Ayrıca; doğum öncesi ve ölüm sonrası ile birlikte, bir bütün olarak ele alınan bir yaşam anlayışı, karar ve düşünce sınırlarını belirlemektedir.
 
Fakat bu tezin müntesiplerinin büyük çoğunluğunun cari pratikleri, teze uygun bir bütünlükte gerçekleşmemektedir.
 
Bireysel, sosyal, kamusal alanlarda; farklı kaynaklardan elde edilen karar ve davranış hükümleri ile hayatın yapılandırılması söz konusu olabilmektedir.
 
Burada da bir çelişki görülmektedir. Aslında bütüncüllük esasına dayanan tez; pratiğinde, farklı kaynaklardan beslenerek bu çelişkiyi oluşturmaktadır.
 
Tevhidi düşünceye göre, bütüncüllüğün teorik ve retorik olarak bozulacağı bir söylem içerinde olmak; hakikatin üzerini örtmek yani küfür fiili olarak kabul edilir. Bu nedenle tüm teorik faaliyetlerde, buna çok dikkat edilir.
 
Ancak bu durum pratikte farklılık arz edince ne olacak? Yani hayatın bütün pratikleri, tevhid tezine uygun hüküm bütünlüğü ve kaynak tekliği içerisinde gerçekleştirilemiyorsa?!
 
Bunun farklı tezahürleri ortaya çıkmaktadır.
 
Öncelikle, teorik ve retorik olarak taviz verilmesinin küfür olarak kabul edildiği bir anlayışta; teoride bir anomali oluşacak ve var güçle, tevhidi tezin savunması yapılacaktır.
 
Ancak bunu bütünüyle pratik hayata yansıtamayınca ortaya zorunlu dualizm çıkacaktır. İnanılan ve savunulan ile değişik kaynaklardan alınan hükümlerle yapılandırılan pratiğin farklılığından ortaya çıkan dualizm.
 
Garip bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır.
 
Dualizm tezi ile aslında nispi bütüncül bir hayat yapılandıran laikler;
 
Bütüncüllük tezi ile aslında dualist bir pratik geliştiren "muvahhidler."
 
Teori, pratik çelişkisi eğer telif edilemezse ortaya büyük psikolojik, sosyolojik, sistemik sorunlar çıkacağı muhakkaktır. Bu nedenle telif için imalatlar gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
 
Bunlardan bir tanesi; reel politik, ideal politik retoriğidir.
 
Bu retorikle; pratikte yaptıklarına reel politik diyerek; bunları yapılabilir kategorisine koymaktadırlar. İnandıkları davranış hükümleri ile gerçekleştiremediklerine de, ideal politik diyerek; konuşulacaklar kategorisine koyarak, rahatlatıcı argüman geliştirmeye çalışılmaktadır.
 
Bir başka telif teknolojisi de, "muhafazakarlık ideolojisidir."
 
Bu ideoloji; yapılabilenleri (ki ağırlıkla ritüeller-inançlar ve semboller) din tanımı içerisinde tarif edip, diğerlerini de (dini bilgi ve otorite) din kavramının içeriklerinden saymayarak geliştirilen bir din kavramsallaştırması ile üretilebilmektedir.
 
Bu telif teşebbüsü kökten bir rahatlamayı öngörmektedir. Zira karar ve davranış sistemindeki olur mekanizması (vicdan) da; karara ve davranışa esas hüküm cümleleri ile fonksiyon icra eder. Eğer hüküm sisteminin yapısını değiştirirseniz; hem karar ve davranışları, hem de vicdanı kontrol edebilirsiniz.
 
Fakat esas itibarıyla bu zor, hastalıklı sonuçları yani teori, pratik çelişkisi ve bundan doğan sorunları doğuran temel neden nedir? sorusuna cevap bulmak gerekmektedir.
 
Sorunun kökü, fıtratına aykırı bir din kavramsallaştırması ile süreçlere başlanmasıdır.
 
Eğer din kavramının fonksiyonel eksenin dini bilgi olduğu;
Dini bilginin, insan karar ve davranışlarının fıtrat ve mahiyetini belirlediği;
İnsanların varoluş nedenleri gereği, hayatın her an ve durumunda, karar alıp, davranış sergilemek zorunda oldukları;
İnsan karar ve davranışlarının hayatı yapılandırdığı;
Davranışın mahiyetine göre hayatın ya inşa, ya da imha olacağı;
Davranışın mahiyetini, dini bilginin belirlediği gerçekleri üzerinden tekrar düşünülmeye başlanırsa; çelişkilerin ve çatışmaların ortadan kalkmaya başlayacağı; bunlardan doğan olumsuz sonuçlarında yok olacağı görülecektir.
 
Fıkıhtaki; "bir vacibin olabilmesi için gereken şeyler de vaciptir ve mesele anın vacibinden başlar" kaidesinden çıkışla; din kavramının içerik ve fonksiyonları yani fıtratı üzerinde yeniden düşünmek, anın vacibi olsa gerektir.
 
Fakat siz zinhar "sarı hamsiyi" düşünmeyin.
 
www.insaenstitusu.com

Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr