Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 4 > ŞEHİR YANGINI VE PELERİN BÜYÜSÜ

ŞEHİR YANGINI VE PELERİN BÜYÜSÜ

Şehrin altını oyup, temellerini sarsanlar, şehrin üzerinden uçarken, pelerinlerinin etekleri şehri ateşe veriyordu.

Uçanların bir bölümü, uçuşlarının şehrin imarı için olduğuna inanıyorlardı ve pelerin etkisini fark edemiyorlardı.

Şehir yanıyordu.

Haneler, çocuklar, yürekler, ağaçlar, hayatlar ve umutlar yanıyordu.

Ahalinin çoğu, şehri yakanların uçuşlarını hayranlıkla izliyorlar, pelerinlerin eteklerine meftun oluyorlardı.

Ah onlar da uçabilseler ve pelerinlerin etekleri rüzgarda böyle savrulabilse. Etekler şehri ateşe veriyormuş, radikal palavraları, ne gam.

Bir kaç kişi can havliyle koşturuyor ve canhıraş bağırıyordu; “yanan sizin şehriniz, sizin haneniz, sizin çocuklarınız, sizin umutlarınız. Destek verin, hatta bütün işlerinizi bırakın bu yangını söndürelim. Bundan önemli ve öncelikli iş yok.”

Şehrin yangınına yerden destek verenlerin pelerin hikayeleri, yangının sönmesi lazım diyenlerin feryatlarından daha inandırıcı ve hoş geliyordu, insanların pek çoğuna.

Ve bu pek çok insan yangına müdahaleye çağıranlara kızıyorlardı; “siz anlaşılmaz ve ütopik şeyler söylüyorsunuz” diye.

Oysaki şehir yanıyordu herkesin gözü önünde.

Yangının nedeni ve nasıl söndürüleceği hususundaki bilgileri alıp, pelerin platformunda yerini konsolide etmek, pozisyonunu güçlendirmek için kullananlar da yok değildi.

Bunlar, şehrin söndürülmesi için çaba gösterenlerle işbirliğine gitmekten imtina etmekteydiler. Zira şehir yangını edebiyatı, şehrin yanmasından daha önemli addediliyordu, bunların nezdinde.

Evlerinin şehrin dışında, merkeze uzak olmasına güvenip, ateşin kendisine dokunmayacağını düşünenler; lir çalmıyorlardı fakat gözleri pelerinin eteklerinde şiir okuyup, düşünce tokuşturuyorlardı.

Bunlardan bir bölümü ise meftuniyetini; “hey şehir yanıyor, uyanın” yaveleri eşliğinde sürdürüyorlardı. Ancak bunun yapılmasında ciddi bir farkındalık ve samimi bir gayrete çağrı olmadığı düşünülüyordu. Zira halk bu çağrılardan umutlanıp;  “ hadi dediklerinde” ortada ne bir hareket, ne de kimse görülmüyordu. Çağıranın da farkında olmadığı ikincil nedenlerin hedeflenmiş olması ihtimali daha yüksekti.

Bazıları ise; neden, şehir yanıyor diye bağırırken bizi de yanınıza davet etmediniz, birlikte bağırmadık gerekçesiyle ; şehrin boşluk alanlarına böğürtlen çalıları dikmenin daha faydalı bir faaliyet olduğunu iddia edip, bu duygulara sahip üç beş kişiyle toplantılar yapıyorlardı.

Şehir yanıyordu ve içinde; bunların haneleri, çocukları ve umutları da.

Fakat “ben’in” kesif örtüsü, altındakilere ışık ve ses sızdırmıyordu.

En zekileri, işin gerçeğinin farkında olmalarına rağmen zekalarını bu perdeyi yırtmaya çalışmak için kullanmak yerine, hale gerekçe yazmak için kullanıyorlardı.

Bir bölümü ise uzak diyarların çorak topraklarına birkaç kova su taşıyarak, şehri söndürmek zaruretini anlamamak mazeretine sahip olduklarını sanıyorlardı.

Oysaki bu şehir yanıp, kül olursa; bu ateş, uzak-yakın bütün diyarlara da dokunacaktı. Ya da şehir kurtulur ve imar olursa, uzak diyarların kuraklığı bütünüyle ortadan kalkabilirdi. Çünkü şehri yakanla, suyu çalanlar aynı yerden sevk ediliyorlardı.

Yangın kuleleri kurup, içerisinde sportif faaliyetler yaptırarak, bunun yangınla mücadele usullerinden birisi olduğunu düşünenler de vardı. 

Ancak sadece iyi niyetlerle yangına müdahale imkanı bulunmamaktaydı.

Var güçleri ile birbirlerine bağıran iki grup vardı.

Her birisi yangının çıkmaması, eğer çıkarsa nasıl söndürüleceği ile ilgili hangi kaynaktan, hangi usullerle bilgi sahibi olmak gerektiğinin, kendilerine göre meşruiyetini anlatmaya çalışıyorlardı ve birbirlerini hainlikle itham ediyorlardı.

Ancak hiçbirisi; ne şehrin yandığını anlamayı ve anlatmayı, ne de bu yangının söndürülmesi hususunda, elindeki kaynaktan ve usülden yararlanmayı düşünmüyordu.

Eğer düşünseler ve yangına müdahaleye tevessül etselerdi, muhtemelen hakikati görmeleri daha kolay olacaktı. 

İhtimaldir ki bu durumda da pelerin büyüsü etkili olmuştu.

Bir grubun büyük bir gayretle çalıştıkları göze çarpıyordu. Ne yapıyorsunuz? diye sorunca; “rapor hazırlıyoruz”. Kime ve ne için? Diye sorunca; “pelerinlilere, şehrin nasıl mamur kılınacağına dair” dediler.

“İyi de, şehre ateş bunların pelerinlerinin eteklerinden değiyor” denilemedi. Zira pelerinin dalgalanmasından büyülenmişlerdi ve öfkeyle bağırdılar; “Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?”

Herhalde ortak sorun “ben’in” kesifliği ile pelerin büyüsü arasındaki ilişkinin fark edilememesi idi.

Şehir yanıyordu. İçindekilerin çocukları, evleri, hayatları ve umutları ile birlikte.

Şehirde yaşayanların büyük çoğunluğu bu yangını hissetmiyordu zira yangın, önce sinir uçlarını yakmış ve onları hissiz bırakmıştı. 

Bir avuç insan yangını söndürmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu. 

Biliyorlardı bu kadar çabanın bu yangını söndüremeyeceğini. Fakat bu gayretlerin yangını söndürüp, pelerinlileri aşağı indirecek bir rahmet yağmuruna vesile olabileceği umutlarını hiç kaybetmiyorlardı.

Şehir yanıyordu içindekilerle birlikte ve bizler, uyarılar üzerinde düşünerek yangını fark etmek yerine; çekirdek çitlemek kıvamındaki yazıları okuyarak, şehrin yanışını seyrediyorduk, ta ki ateş bizim haneye ulaşana dek.

 

Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr