Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 3 > TEORİ VE PRATİK KAVGASI

TEORİ VE PRATİK KAVGASI


“Çok teorik konuşuyorsunuz, yazdıklarınız çok soyut, bizler pratik insanlarız, hemen yapabileceğimiz şeyleri konuşmayı severiz.”

Eminim biraz bilgiyle uğraşan ve olguları tarif etmeye çalışan çoğu kişinin işittiği sözler ve itirazlardır bunlar.

Bunları söyleyenler ve bu itirazlar karşısında çaresizlik hissedenler, bu durumun izafi olduğunu dikkate almamaktadırlar.

“Yazdıklarınız çok soyut” itirazına maruz kalanlar genellikle; “bunlar benim için somut ve anlam ifade etmektedir, herbirisinin ayrı ayrı fonksiyonları var” demekten imtina etmektedirler. Zira bunlara karşılık bulmayacaklarını düşünmektedirler.

“Konuşmalarınız çok teorik” itirazlarına da itiraz etmek icap etmektedir.

Bu itirazlar da, “teorik” lafzı genellikle olumsuz anlamda kullanılmaktadır. 

Sanki bu konuşma ya da yazılanların herhangi bir pratiği oluşturacak fonksiyona sahip olmadıkları zannı söz konusudur. Yani sadece laf düzeyinde bir anlama sahiptirler.

İtirazı geliştirenler sürekli bir şeyleri pratize etmek, faaliyet göstermek hali üzere oldukları için, bu durumu değerli, bilgi hususunu da daha az değerli görmektedirler.

Bu hal üzerinde olanlar için çoğunlukla, algılarını yapılandıran ve yöntem öğreten bilgiler önemlidir. Bunlar da üzerinde uzun uzadıya düşünmeden ve bir düşünce inşasını gerektirmeyen usullerle verilmektedir.

Bilgi aktarımına esas diğer faaliyetler ise genel kültür bağlamında, zihni ve dili süsleyen çalışmalardır.

Oysaki teori, olumsuz ve yararsız bir anlam taşımamaktadır.

Bir olguyu, oluşu ya da ilişkiyi açıklayan düşünce sistemidir. Araştırma, gözlem ve düşünmek vb. eylemlerle oluşur. Sınanması, doğrulanması, eleştirilmesi mümkün olabilecek biçimde gelişir.

Aslında, pratikçilerin her eyleminin kökünde de teoriler vardır. Fakat olaylara ve süreçlere ağırlıkla pratik düzeyden katılmayı tercih edenler için bu mertebeler ilgi çekici ve “değerli” değildir. Bu nedenle farkında olma ihtimalleri azdır.

Pratik düzeyi ortaya çıkartan insanların davranışlarıdır.

İnsan davranış mekanizması kabaca; bilgi, algı, tasavvur, duygu, tutum, karar ve davranış süreçleri biçiminde çalışır.

Bilgi dışındaki tüm unsurlar kapalı bir sistemdir. Yani insan bilgiyi çevreden duyu organları vasıtası ile alır. Kapalı sistemdeki süreçler neticesinde çevreye davranış olarak çıktı verir.

İnsanın algısına, tasavvuruna, duygusuna, tutumuna, karar ve davranışına dışarıdan müdahale ancak bilgi yoluyla yapılabilir.

Bunun lazım şartı ise insanın bu müdahaleye izin vermesidir. Zira insan meşru ve gerekli görmediği hiçbir kararı almaz ve davranışı gerçekleştirmez.

Yaptığımız her iş ve amel, başlangıcı itibarıyla ve tüm süreçlerinde bilgi ile gerçekleşmektedir.

İnsanın doğal döngülerinden birisi; bilgi, tasavvur, amel, hal (ahlak ve şahsiyet), paylaşımdır.

Eğer bu döngü sadece bilgi boyutunda kısa devre yapmış ve kendini tamamlamıyorsa, bu kere bilginin doğası dışında bir fonksiyonsuzluğa sahip olması durumu ortaya çıkar.

Ancak bu döngüden de görüleceği gibi, her amel bir bilgi setine dayanmaktadır.

Gelelim “teorik, soyut, felsefi” itirazları gerçekleştirenlere.

Bunların da amelleri, farklı bilgi türlerinden oluşan bir bilgi setinden çıkışla gerçekleşmektedir.

Bu bilgi setini oluşturan bir bilgi teorisi, bilgi kaynakları, usuller, sistemler, teoriler ve tezler vardır.

Hepsinin temelinde bir din bilgisi vardır.

Bunlar üzerinde çalışan ve bilgi üreten insanlar vardır.

İnsanların büyük çoğunluğu, üretilen bu bilgiler üzerinden algılarını oluşturur, tasavvurlarını geliştirir, tutum alır, karar verir ve davranış sergilerler.

İşte bu noktada emin olmaları gereken hususlar vardır.

Karar ve davranışlarına esas bilgiler hangi kök kaynaktan üretilmektedir? Hangi sistem ve usullerle üretilmektedir? Hangi niyetlerle üretilip, kendilerine aktarılmaktadır? Kimler üretip, paylaşmaktadır?

Ne kadar sahih, güncel ve fonksiyoneldir?

Bilgi güvenliği, karar ve davranışın sahihliğini ve etkinliğini sağlamaktadır.

Bu durumda, sahip olduğu kabuller ve algıların menşei, doğruluğu ve işe yararlığı hususunda doğrulamaya önem vermeyip, bunu değersiz gören insanlar, pratiklerini oluşturan bilgiden nasıl emin olabileceklerdir.

Zihinler üzerinde oynanan oyunları ve algı oluşturma çabalarının tekniklerini ve sonuçlarını bilenler asla emin olmazlar.

Emin olabilmenin zorunlu koşulu, Müslümanların özgün bir bilgi teorisine ve bu çerçevede bilgi üretip, paylaşacak, “sizden olan emir sahiplerine ve ahbara” sahip olabilmeleridir.

Henüz bu hususta içimizi rahatlatacak bir bilgi teorisine, bu çerçevede çalışan insanlara, buradan üretilmiş bilgilere sahip olduğumuz söylenemez.

İnanç ve algılarımızı yapılandırılıp, yönlendiren bilgilerin; sorgulanmayan isimler, şöhretler, “kutsanmış kurumlar ve ekollerce” üretilmiş olması, bilgi güvenliği açısından rahatlamamızı gerektiren yeterli nedenleri oluşturmamaktadır.

Bilgiyi bize aktaranların kimlikleri, şöhretleri, kullandıkları semboller, üslupları, jargonları, aktarış biçimleri de güvenlik garantisi sağlamamaktadır.

Kendini güvende görmenin verdiği rahatlıkla, propaganda ve algı oluşturma yöntemlerini kullanarak; eğitim verdiğini ya da tebliğ ettiğini zannederek; Allah’ın, Kitap’ta, bu hususta vaz ettiği hükümleri yok sayan nice çalışmalar olduğunu ancak bu alanda rüşde erişip, tefrik kabiliyeti kazanınca fark edebiliriz.

Diyeceğim;

Sahih bir temele, bağlama, sınırlara, anlama, hedeflere ve hikmete oturmayan her amel, ameli salih değildir.

Bu nedenle, ameli salihi mümkün kılacak bütün “teorik” çalışmalar da ameli salihtir ve diğer bir çok işten, faaliyetten daha çok önem taşımaktadır.

Zira bizim olan bir bilgi üretim sistemi ve bizden olan ahbar ve emir sahipleri ortaya çıkıp, faaliyetlerimizi besleyene kadar, ahsenü amel işlediğimizden emin olamayacağız.


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr