Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 3 > YUNUS'U KIZDIRAN ŞEY NEYDİ?-3-

YUNUS’U KIZDIRAN ŞEY NEYDİ? -3-

Hikayenin bundan sonrasında, Yunus Bin Matte ile Yunus İbrahimi’nin başına gelenler, tezahür ve biçim açısından farklı, etkileri ve sonuçları açısından benzer şeylerdi.

Bir tanesi, kavmine kızıp, terk etmesiyle başlayan eğitimini; gemiden atılmak, balık karnı ve sahilde bir ceset gibi kalmak musibetleriyle sürdürüp, tamamladı ve kavmine tekrar döndü.

Allahu alem, kavmi Yunus’un terk ettiğinden farklı değildi. Ancak Yunus’un farklılaştığı muhakkak gibi görünüyor. Zira aldığı bu eğitimle, bu kavme nasıl tebliğ ve davet yapılacağı ile ilgili, bilgi ve hikmet sahibi olmuş olmalı ki, adam olmalarından umut kestiği kavim, adam olmak kıvamına gelmişti.

Yunus İbrahimi’nin eğitimi biraz daha farklı oldu.

On bir ülke dolaştı. Namahrem eli değmemiş, kirlenmemiş bir zemin, atmosfer, imkan aradı.

Her bir yüzleşmesi, Hz.Yunus’un, balık karnında öğrendiği, hissettiği, keşfettiği şeylere benzer etkiler oluşturdu.

Öncelikle, neredeyse hüsnü zanlarının tamamı yok oldu.

Gezdikçe, gördükçe, inceledikçe ve ilişki kurdukça; bütün yaldızlar döküldü, cilalar matlaştı, vitrin camları kırıldı ve arkasındakiler görüldü.

Müslümanların en etkin bilgi kaynaklarının; propaganda, kültürel manipülasyon ve yapılandırılmış bilgiler olduğunu gördü.

Müslümanların, fıtratın hükümleri ile bir hayatı inşa edecek; niyetlerinin, bilgilerinin, yöntemlerinin ve inançlarının olmadığını müşahede etti.

Allah’ın indirdiği dinin, asli fıtratı dışında bin bir tarifle ve vecheyle, Allah’ın nehyettiklerine, bilerek ve bilmeyerek hizmet ettirildiğini gördü.

İslam’ın ortaya çıkış dönemlerinde, adına cahiliye denilen hayat biçimi ve kültürün, çoğu yerde, İslami tabelası ile hala diri olduğunu tespit etti.

Dinin, kültürün alt unsuru gibi görülüp, sosyolojik bir olgu, kimlik ve gelenekler biçiminde ele alınıp, yaşandığına ve bunu Müslümanların, kanıksayıp, kabul ettiklerine şahit oldu.

Müslümanların ve yaşadıkları coğrafyaların, yenilmişliği kabul edip; biçilen role, gösterilen alanlara razı olduklarını gördü. Üstelik Müslümanlar rollerine uygun biçimde, alanlarına çıpa atmış ve müdafa eder duruma gelmişlerdi.

Müslümanlar öyle bir hale gelmişlerdi ki; bu halleri, tertil üzere okunan Kitab’ın perspektifinden okuyup, dönüştürmek görev ve çabalarından vaz geçmişlerdi. Mevcut hallerini konsolide etmek ve burada, paçal dinlerden hayatlar kurmakla meşguldüler.

Üstelik düşmanları, fitne çıkartıp, fıtrata ve bütüncül hukuka düşman olanlar değil, bunları hatırlatıp, hakikate çağıranlar ve yaşadıkları alanlar da, kendilerine rakip gördükleri “müslüman gruplar” olmuştu.

Önündeki engelleri ortadan kaldırıp, hakikate götüren yollara ulaşmak mücadelesi vermek yerine, saklandıkları kovukların meşruiyetini ispata çalışıp, “imal edilen hakikatlerin” ikamesi için çalışmaktaydılar.

Ahlaksızlığın envai çeşiti, su içer gibi bir kolaylıkla yapılmaktaydı. Üstelik bunu durduracak, nehy-i anil münker faaliyetleride yoktu.

Ayaklar baş, başlar ayak olmuş; liyakat ve sadakat sürekli “inovasyona” tabi tutulmaktaydı!

Allah’a ve ahirete kavuşmayı, sahici ve samimi olarak umanların sayısı son derece azdı. Üstelik bu husustaki hatırlatmalardan rahatsız olunmaktaydı.

Allah’ın Kitab’ından elde edilen perspektif çerçevesinde okunan hayat, durumlar, sorunlar, ilişkiler ile “müslümanların” okudukları hayat, durumlar, sorunlar, ilişkiler, birbirine benzemiyordu. Bu nedenle “müslümanların” faaliyetleri çoğunlukla kendi sorunlarını çözmeye, ihtiyaçlarını gidermeye, özgün bir hayatı inşa etmeye yaramıyordu. Zira bu “müslümanlar”, hazır olan imama uymuşlardı.

Bu tespitlerini paylaştığı “müslümanların” çoğundan; istihzadan, inançsızlığın izharına; aşağılanmadan, fiili müdahalelere kadar olumsuz tepkiler aldı. Cahillikle, hayalperestlikle, art niyetli ya da farklı ajanda sahibi olmakla suçlandı.

Elbette bu tespit ettiklerinin çerçevesinde olmayan, doğru yolda olmak için sabredip, mücadele eden, memnu sudan içmemeye çalışanlara da rastladı.

Bunlar içerisinde derin ve temiz akıl sahipleri, öncüler, İslamın fıtri içerikleriyle hayat inşa etmeye iman ve azmi cezmi kast etmiş olanlar da vardı. Ancak neredeyse tamamına yakını, kendisinin ülkesini terk ettiği zaman ki haleti ruhiyeye sahiptiler.

Devlet kademelerinde görev almış, zeki ve kapasiteleri yüksek “müslümanlara da” rastladı. Onlar da, kurulu bir sistem içerisinde yürütme ve yönetme görevi gerçekleştirdikleri için; sistemlerin kök verilerinin meşruiyetini sorgulamaksızın, süreç başarısına odaklanmışlardı. Bu nedenle, zeminin, atmosferin, hedef ve süreçlerin meşruiyetinin ispatı ve içselleştirilmesi, misyonlarının önemli bir parçası olmuştu.

Üstelik bireysel kapasiteleri ve kullanabildikleri imkanlar elverişli olmasına rağmen, bunlar özgün paradigma, perspektif, doktrin, sistem, süreç vb. olguların, çekirdek düzeyden başlayarak, bütün fazlarıyla birlikte inşa edilmesi için gerekli niyetlere, hedeflere ve çekirdek yeteneklere sahip değillerdi.

Yunus İbrahimi’nin gözlem ve tespitleri elbette bu kadar değildi fakat yüzleşmelerini, travmalarını ve maruz kaldığı imtihanları anlamak için bu örnekler yeterli olacaktır.

Bulunduğu son ülkeden, memleketine dönmek üzere bir gece uçağına bilet aldı.

Yedi senelik bir eğitim süreci, asgariden durumun tespitini ve bu durumda alınacak pozisyon ve takınılacak tavır için, siluet halinde olsa bile, bir fikre ve tasavvura sahip olmasını sağlamıştı.

Uzun uçak yolculuğun da gözünü kırpmadı, düşündü.

12.103 - Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.

12.104 - Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir 'öğüt ve hatırlatmadır.'

12.106 - Onların çoğu Allah’a ancak şirk koşarak inanırlar.

7.179 - Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar.  İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

Bu ayetler üzerinde düşündü ve bunlardan olmaktan Allah’a sığınılması gerektiğini anladı.

Bu davanın öncülerinin ve samimilerinin, çoğunluklar değil, azınlıklar olduğunu; bu samimi ve sadık azınlıkların, Allah tarafından, birlerinin bin yapıldığını fark etti.

Kalplerin sahibi olan Allah’ın hidayet etmediklerine, kimsenin hidayet edemeyeceğini öğrendi. Bunun ötesi cahilane bir hadsizlikti.

Tebliğ, davet, eğitim ya da yapılacak tüm çalışmalar da, insanların, kul pozisyonunda kalıp, haddi tecavüz ederek rableşmeye tevessül etmemeleri gerektiği hususunda yakin hasıl oldu.

İnsanları kendine, zannına, amaçlarına davet etmenin yanlış; rabbaniyyun olmaya davet etmenin doğru olduğunu gördü. Bunun gereği olarak, hayatın kök ilişkisinin; Rab-kul ilişkisi olduğunu ve bütün iş, ilişki ve süreçlerin eksenini bu ilişkinin oluşturduğunu açıkça müşahede etti.

Hayata, davaya, davete, tüm amellere ve süreçlere; ancak Allah’ın yarattığı fıtrat çerçevesinde yaklaşmanın mecburiyetine iman etti.


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr