Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 3 > YUNUS’U KIZDIRAN ŞEY NEYDİ?-2-

YUNUS’U KIZDIRAN ŞEY NEYDİ?-2-

Müslümanlar bu ülkede azınlık statüsünde idiler. Yönetim farklı din ve etnisiteye sahip olanlardaydı. Ülkedeki Müslümanların nüfusunun neredeyse on katı kadarı yurt dışında yaşıyorlardı.

Siyasal ve ekonomik sebeplerden dolayı gerçekleşen göç, çok büyük bir stratejik tehdit oluşturuyordu. Zira yüzyıllardır bu bölgede yaşayan Müslüman unsurun, gittikçe konumu zayıflıyor ve bölgenin Müslümansız kalmak riski artıyordu.

Müslüman kimlik, gelenekler ve bilinen ibadetlerle çerçevelenmiş bir din anlayışı hakimdi. Yanısıra farklı ekollerin de varlığı söz konusu olmakla birlikte, dinin fonksiyonu bu çerçevede kalmaktaydı.

Ancak ekoller arası ilişkiler yer yer çatışma boyutuna ulaşıyordu. Camiler ayrılıyor, birbirlerinin camilerine gitmek mümkün olmuyordu.

Neredeyse her üç bin insana bir partinin düştüğü bir siyasi örgüt enflasyonu söz konusuydu.

Yoğunluklu genç nüfusun çoğunluğu üniversite mezunuydu hatta mastır ve doktora yapanların sayısı azımsanamayacak düzeydeydi.

Genç nesilde amaçsızlık, başıboşluk, uyuşturucu, tembellik, ahlaksızlık, önlenmesi zor biçimde artmakta idi.

Ahvalin bu kısa özetinden sonra gelelim Yunus’un durumuna.

Yeni perspektifi ile hayatı, halleri ve ilişkileri farklı okumaya başlamıştı.

Mücbir sebeplerin dışında bölgeden göçenlerin cepheyi ve tepeyi terk ettiklerini düşünüyordu. Zira burada durmak ve bu bölgeyi elde tutmak jeostratejik gerekliliğe istinaden bir dava unsuruydu. Bu nedenle kalıp, her türlü zorluğa karşı da mücadele etmek gerekiyordu.

Bir amaç edinemeyip, bunalımlar içinde sürüklenen, erdemli bir hayata hazırlanamayan, kısmen uyuşturucuya bulaşmış gençlerin durumunu, emaneti payimal olarak görüyordu.

Farkında olmamakla, sorumluluk almamakla, korkaklıkla, tembellikle, meselesizlikle ve düşmana teslimiyetle oluşan acizliğin asla meşru bir kaçış argümanı olmayacağını düşünüyordu.

Onlarca parti içerisinde “mücadele veriyoruz” ifadelerinin, şaklabanlaşma olduğu kanaatindeydi.

Zira kendilerine belirlenen alanda ve zeminde, hiçbir soruna çare bulamamış, hiçbir hedef tahakkuk ettirememiş, özgün bir öneri geliştirememiş siyasi platformdaki süreçler, dostlar alışverişte görsün kıvamının ötesinde bir anlam taşımamaktaydı.

Bunu bir mücadele yöntemi olarak görenler, tek başındayken, kendilerine gülerken yakalıyorlardı kendilerini.

Burada harmandalı oynayanların bir hakikat mücahidi olmadıkları ortadaydı. Zira niyet, varsayılan güç ve iktidar zemininde görünüp, bir şeyler kapabilmenin ötesinde bir ağırlığa sahip değildi.

Ancak bu alanda yer tahsis edip, ilkeleri, değerleri, ölçüleri ve sınırları belirleyenler, basit bir zan oluşturabilmek başarıları üzerinden bölgede; insan, imkan, ilişki, dava, zaman, üretim ve işbirliği israfını mükemmel şekilde sağlamaktaydılar.

Üstelik hangi zeminde “siyaset yaptıklarını” önemsemeyenlerin, hangi hayatı inşa etmeye katkıda bulunduklarının da farkında olmadıkları ortadaydı.

Birbirleri ile kavga ederek, “cihad eden” Müslüman grupların, kapılarına silahlı adam koyarak, diğerlerini sokmadıkları camilerde; tarihte yaşanmış bir İslam’a ait hikayelerin, menkibelerin, rivayetlerin okunması ve anlatılmasının ötesine geçilebildiği pek söylenemezdi.

Tarihin bir döneminde yaşamış insanların, bugünkülere şahit kılınmaları biçiminde tahakkuk etmeyen bu vaaz ve irşad çalışmalarında zaman zaman, “geliniz” diyerek başlayan tekliflerin de etkili ve hikmetli olmadıkları ortadaydı.

Buralarda hayatı inşa etmek ve yaşamın niteliğini belirlemek fonksiyonuna sahip olmayan bir din anlatımı söz konusuydu.

Din; kimlik, ritüel ve sembollere indirgenmişti ve hayata dokunmuyordu.

Yunus bunun üzerinde çok düşündü ve temel meselenin bu olduğunu anladı.

İndirgenmiş din, dinin fonksiyonlarının hepsini karşılamıyordu. Fakat yaşadıkları sistem karşısında problem oluşturmuyor, kendilerini hayatın tüm durumlarına mükellef kılmıyor, risk üretmiyor, konforlarını bozmuyor ve mücadele etmelerini gerektirmiyordu.

Fakat kendilerine din olarak seçtikleri indirgenmiş olguyla yapabildikleri ve olabildikleri alanların dışındaki hayatı hangi dinin hükümleri ile yapılandırıp, yaşıyorlardı? Bunun, akla dahi getirilmesi memnu olan bir soru olması hususunda bir konsensüs vardı.

Bu nedenle, yaşadıkları hayatın, İslam’ın anlamlandırdığı bir hayat olması için belirleyebildikleri özgün hedefleri yoktu.

Bu nedenle, dağlar gibi özgün sorunlar ortada iken onlar görmezden geliyor ve yok gibi davranıyorlardı.

Ne mi yapıyorlar? Hallerindeki çelişkiyi nasıl mı yönetiyorlardı?

Adına faaliyet dedikleri; zemini, hedefi, oluşturacağı etki, kök kaynağı ve hangi bütüne hizmet ettiği belli olmayan çalışmalara, dava etiketi takıp, bunların önemli olduğunu vurgulayan bir kültür oluşturarak hali yönetmeye çalışıyorlardı. 

Bunun başarılı olmadığı söylenemez. Zira Yunus’un zaman zaman; “kardeşler bizatihi müşahit olduğunuz hayatın, sizce gerçek olması gereken sorunları ve tahakkuk ettirmeniz gereken hedefler apaçık ortada dururken, neden bunlarla hiç ilgisi olmayan şeylere kaynak ve imkan harcıyorsunuz? Sorusuna verdikleri cevap ve gösterdikleri tepkiler; imal edilen kültürün maya tuttuğunu ve insanların apaçık gerçekleri görüp, hakikatleri okumak yetilerinin kaybolmaya başladığını görüyordu.

Gençliğinin birlikte geçtiği, birlikte okuduğu, en yakın arkadaşlarından başladı anlatmaya, tartışmaya. Partilere, camilere, cemaatlere, halka yönelik pek çok çalışma yaptı.

Kurumsal düzeyde yapılacak çalışmalar daha güçlü ve sistematik etkiler oluşturabilir düşüncesi ile büyük meblağlarla bölgede yardım faaliyetinde bulunan yabancı bir yardım kuruluşuna müracaat etti. 

Bölgedeki genç ve okumuş nüfusun kalitesiz bir zaman tasarrufuna sahip olduğunu ve atalet içerisinde olduklarını anlattı. Eğer imkan sağlanırsa, bunları eğitip, nitelikli üretim süreçlerine sokarak, bölgesel kalkınmaya katkı sağlayabileceklerini ifade etti. 

Dinlediler ve reddettiler.

Yunus, bunların meselenin ne kadar farkında olduklarını anladı.

Aynı konuyu, “kendilerinden olan dost bir ülkenin yardım kuruluşuna da götürdü. Bu kere olayın stratejik ve dava boyutunu da ilave ederek anlattı.

Dinlediler ve reddettiler.

Yunus, bunların meselenin ne kadar farkında olmadıklarını anladı.


Uzunca bir süre ciddi anlamda mesai sarf etti, anlattı, proje yaptı, teklif etti fakat hiç netice alamadı.

Yer demir, gök bakırdı.

Umutlarını kaybetmeye başladı. Bu topraklara, insanlara, kültüre, dine namahrem eli değmiş ve cidden kirletmişti.

Olsun, Allah’ın arz-ı geniş değil miydi? Buradakilerden başka Müslüman yok muydu?

Yunus, namahrem eli değmemiş, kirlenmemiş coğrafyalar ve insanlar bulabileceği umut ve zannıyla; bu iş sizlerle olmaz diye kızarak o şehri terk etti.

Hoca, bundan sonra Yunus’un İslam coğrafyasındaki serüvenini anlatmaya başladı.


Copyright 2019 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr