Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 6 > 2020 YILINDA TEBLİĞ VE DAVET ZARURİ Mİ? BEYHUDE Mİ? -2-

2020 YILINDA TEBLİĞ VE DAVET ZARURİ Mİ? BEYHUDE Mİ? -2-

 

Kendilerini Müslüman olarak nitelemeyen ve niteleyen iki kesimin tebliğ ve davet ilişkileri üzerinden, konuyu anlama çabamıza devam edelim.

 

Tebliğin "bizdeki tarifi ve düz mantıkla yapılacak çıkarım da"; kendilerini Müslüman olarak isimlendirenlerin, isimlendirmeyenlere tebliğ yapması 2020 yılında zaruri olarak görülmektedir.

 

İşte bu kestirimi yapınca ortaya sorunlar ve çelişkiler çıkmaktadır.

 

İlk çelişki ve ondan doğan handikap; henüz Müslüman olmanın neliği konusunda bir karar ve mutabakat oluşturamamış olanların, diğerlerine, bu dağınıklık ve ikilemle nasıl tebliğ yapacaklarıdır.

 

İlla yapacağız diyenlerin tebliğ stratejileri, kendi doktrinlerinin hak, diğerlerinin olmadığı tezi üzerine oturmak zorundadır. Aksi durumda hepsi müslüman olduğunu iddia edip, diğerleri ile çelişip, kavga edenlerin İslam anlayışları; tebliğe esas, Tek İlaha kulluğa davet düsturuna aykırı düşecek ve maksat hasıl olmayacaktır.

 

Ya da tebliğ, tek İlaha davet ekseninden kayacak ve oluşturdukları doktrin çerçevesinde, başka "ideallere" daveti esas alan farklı bir çaba haline gelecektir.

 

Bu keyfiyette, kayma ve savrulmanın önü açık olacaktır. Bu da kullanılma, kontrol edilme, eklemlenme potansiyelini oluşturacaktır.

 

Çelişkiden doğan ikinci bir handikap da; hayatın mahiyetini belirlemek, hayatı inşa etmek fonksiyonuna haiz olmayan bir din anlayışına sahip olanların ve hayata, İslam’a özgü müdahalelerde bulunamayanların; yaşadıkları mevcut hayatı yapılandırıp, yönetenlere yapacakları tebliğlerinin usul ve etki zaafları üzerine olacaktır. 

 

Zaten bir hayat tasavvuruna sahip olan; hayatlarını bu çerçevede yaşayan ve bunu sistemleştirmiş olanlara, bunlara sahip olmayanların tebliğleri ancak lafla olacaktır. Yani "sizin kurduğunuz ve yaşadığınız hayat biçimi yanlıştır ve insanı mutlu etmez, topluma adalet getirmez" mealinde sözlerle yapılacak bir tebliğ.

 

Ancak bu laflarla tebliğ yapanların, yanlış dedikleri sistem, hayat biçimi ve ilkeler dahilinde yaşıyor; hatta bunlara katkıda bulunuyor olmaları fiili durumu karşısında, bu lafların da bir anlamı ve etkisi olmayacaktır.

 

En azından zihnen ve söylemle, kendilerinin böyle olmadıklarını ve bu hayat biçimini kabul etmediklerini ifade edenlerin tebliğ diye ortaya koydukları söz kalıpları ve sloganlar; İslam’ın doğasından gelen fıtri algı ile oluşmuş beklentilere çarpıp, sönmektedirler.

 

İnsanların bir bölümünde, İslam hakkında, hernekadar zihinsel bir farkındalık olmasa da, sezgisel anlamlar ve bunlardan doğan beklentiler oluşmaktadır. Örneğin; sadece Allah'a kulluk etmenin açık muktezalarını bilemeseler de, asgariden kula kulluk etmek anlamına gelecek hal, ilişki ve ahlakla ilgili hususları "Müslümanlar" üzerinde görmeyi beklememektedirler. Zira onlar da fıtraten hakikat arayışlarını derinlerde sürdürmekte ve buna ilişkin şahitlikler üzerinden bulmayı ummaktadırlar.

 

Ya da hak ve adalet konusunda tek konuşmaya yetkili olacak müslümanların, bu hususta manifesto yazmaları, hal ve davranış sergilemeleri beklentilerine karşın; müslümanların da, kendilerinin ortaya koydukları anlam ve hükümlerle oluşturulmuş, söylem ve politikaların peşinden gitmelerine takılıp kalmaktadırlar.

 

Kendilerine ideal aile, evlilik ilişkileri üzerine diskur çekenlerin tebliğleri de, buna ilişkin örnekler gösterememeleri ve hatta bu işin nasılı hususunda fikirlerinin olmamasına; sloganlarının altını, onların öğretileri ile doldurmaya çalışmalarına toslamaktadır.

 

Bir başka çelişkili problem ise müslümanların fiili tebliğlerinin ortaya çıkarttığı sonuçlara ilişkindir.

 

Bir düşünür; "yaptıkların ve halin kulaklarımı o kadar çınlatıyor ki, söylediklerini hiç duyamıyorum" demiş. Bu söz, tebliğ ve davetin esasını anlatmaktadır.

 

Sonuçlardan, sebeplere doğru gidelim.

 

Müslüman ailelerin yeni nesillerinin azımsanmayacak bir kısmı; "ben sizin inandığınız dine inanmıyorum. Ben size inanmıyorum. Ben sizin tanrınıza inanmıyorum" demek durumuna gelmiştir ve bu durum derinleşerek devam etmektedir.

 

İçinde yaşadığımız çağın ve sistemlerin ilişkilerinin ve etkilerinin insanın fıtratına saldırması ve meydan okuması sonucunda ortaya çıkan psikolojik, sosyolojik, kültürel, ilişkisel, zihinsel ve şahsiyetle ilgili yeni durumlar ve sorunlar karşısında fıtratı yönünde pozisyon ve tutum almak ihtiyacında olan gençler; bütün bu olumsuz etkileri oluşturan sistem ve koşullarda aile ve büyüklerinin rehberlik ve şahitliğine sığındı.

 

Büyükler bu meydan okumayı, bırakın okuyup-anlamayı, fark bile edemediler. Kendilerini birtakım sloganlar ve sosyolojik gruplaşmalar ile korumaya çalışanlar; din anlayışları ve tercihlerinin, kendilerini bile bu meydan okumaya karşı koruyamadığını da fark etmeden ve de çaresizlikle, mevcut halleri üzerinden örnek olmaktan başka yol bulamadılar.

 

Gençler, büyüklerinin şahitliğinin, şartların meydan okumasına ilişkin düzgün bir anlamlandırma yapamadığını, müessir bir önerisi olmadığını gördüler. Hatta büyüklerin kendilerini, ilişkilerini, soyut iddialarını bile koruyup, gerçekleştiremediğini anladılar. Bunun karşısında, büyüklerinin acziyetlerini örtmek için geliştirdikleri atraksiyonları da farkedince, saygı ve güvenleri kaybolmaya başladı.

 

Bunun faturasını önce büyüklerinin dinlerine, sonra büyüklerine ve sonra da onların tanrılarına kesmeye başladılar.

 

Müslümanların mevcut halleri ile yaptıkları tebliğin fiili sonuçları ve ortaya çıkan hasarlar elbette bunlarla sınırlı değildir. 

 

Adalet, doğruluk, hak, güzel ahlak, paylaşım, güven, saygınlık, üretim, özgürlük, iyilik, hikmet vb. değer ve kavramlarla tarif edilen müslümanların; bunları ortadan kaldıracak hal ve pratik üzerinde görülmesi yani fiili tebliğin bu şekilde tahakkuku, benzer biçimde toplumun bir bölümünde de faturanın; İslam dinine, müslümanlara ve tanrılarına kesilmesine neden oldu.

 

İnsan, kul, eş, dost, evlilik, ebeveyn kavramlarının fıtratlarının dışında tasavvurlarla geliştirilen ilişki ve müesseselerin yaptığı fiili tebliğ ise; evlenmekten ve sorumluluk almaktan korkan nesiller; evliliği sadece mülkiyet ve cinselliğe indirgeyen bir anlayış ve bunun sorunlu sonuçlarını ortaya çıkarttı. 

 

Elbette tebliğ ve davet başlığı ile açtığımız konu hayatın bütün alanlarına dokunmak potansiyeline sahiptir. Elimizde henüz bu hususlarda bir yüzleşme niyeti, çalışma gayreti, analitik bilgiler ve veriler, bir hasar tespiti yok.

 

Aslında bu konunun ele alınması; "kelin melhemi olsa.." ironisinden mülhem bir tefekkür, tezekkür, yüzleşme ve farkındalık teklifini niyetlemektedir. 

 

Bu nedenle birkaç yazı daha sürdürmek gerekebilir. Bir sonraki yazıda bu noktada durup; neleri, nasıl okumak? Soruları için cevap babındaki hususlara değinmekte fayda olacaktır. 


Copyright 2020 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr