Anasayfa > Öteki Yazılar > Kapı Aralığından 6 > VAROLUŞ NEDENİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK FARZ-I KİFAYE DEĞİLDİR
VAROLUŞ NEDENİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK FARZ-I KİFAYE DEĞİLDİR 
 
İnsanların bir bölümü varoluş nedenlerine uygun yaşamak ve bunu gerçekleştirmek için mücadele etseler, diğerlerinin üstünden sorumluluk kalkmaz. Zira her insan bu dünya boyutuna bir gaye için gönderilmiştir. Herkes bu amacı gerçekleştirmek için, yaşadığı dönemde mücadelesini bizatihi vermek zorundadır. Sonra, din gününde bu sorumluluğunun muhasebesi yapılır ve gerçek hayatının mahiyeti belli olur.
 
Varoluş nedenini tahakkuk ettirmek mücadelesini vermek, son insana kadar farz-ı ayn'dır. 
 
Her an yeni bir işte, yaratışta olan Rabbin kulu ve yeryüzüne halife tayin ettiği insan da her an bir davranış sergilemektedir.
 
Rabb hak üzere yaratmaktadır. İnsana da hakikat üzere yani yaratılış özelliklerine uygun davranış sergilemesini emretmiştir.
 
Hayatı ve ölümü, insanın sürekli sergilediği davranışın mahiyetinin ahsen kıvamında olması için yaratmıştır.
 
Bunun mümkün olabilmesi için de, "sadece Kendisine kulluk etmeyi" insana varlık nedeni olarak belirlemiştir.
 
Bu varlık nedenini unutturmak ve hayatını bunu gerçekleştirmek için yaşamaktan saptırmak amacına sahip şeytanı, insana düşman olarak göndermiş ve insanın onunla savaşmasını emretmiştir.
 
Hayatın anlamını belirleyip, bunun gerçekleştirilmesini sağlayacak olan hüküm cümlelerini, bilgi ve veri kümelerini; hayatın mahiyetini belirlemek fonksiyonuna sahip "bilgi türü" olarak yaratmıştır. Bu bilgi türüne "dini bilgi" ismi verilmiştir.
 
İnsanın yaratılış özellikleri yani fıtratının bilgisini de katında din olarak belirlemiş ve insana emretmiştir.
 
Bu bilgiyi ve bilgiye ulaşmak yollarını da Kitab'ında bildirmiştir.
 
Bu nedenle insanın fiziki, biyolojik, ruhsal, sosyal, ilişkisel, eylemsel ve ilgili tüm fıtri özellikleri; karar ve davranışlarının kök amacını, sınırlarını, değer ve önceliklerini, ilkelerini, ölçülerini, hukukunu, kök ilişkilerini, sistemlerini, mekanizmalarını, kural ve kriterlerini, diğer fıtri hükümlerini belirlemelidir.
 
İnsanın yeryüzünde yetki verilmiş tasarruflarının belirleyici hükümleri bunlar olmalıdır ve kendisine din olarak İslamı seçenlerin hayatlarının mahiyetini belirleyen hükümler de bunlardır. Yani kendi yaratılış özellikleri, fıtrat hükümleridir.
 
İnsanlar eğer kendi fıtrat bilgileri, verileri, hükümleri çerçevesinde karar ve davranışlarına esas hükümleri belirlerler ve bu çerçevede davranırlarsa, yeryüzündeki hayatı inşa etmektedirler.
 
İnsan zaten varlığının zorunlu koşulu olarak yani gayrı iradi olarak, sürekli davranış sergilediğinden dolayı, hayatı da sürekli yapılandırmaktadır. Bu davranışları, kendi fıtrat hükümleri yani İslam Dini çerçevesinde sergilemeleri durumunda hayatı inşa edeceklerdir.
 
İnşa bir mahiyetin tarifidir. Yaratılış nedeninin bir fonksiyonu olarak, yaratılış özelliklerine uygun biçimde yapılandırılan hayat; Allah'ın, insanın ve tüm yaratılmışların hukukunu koruyan, dengeyi muhafaza eden, barış-esenlik ve itminanın tahakkuk ettiği bir hayattır. Bu hale hayatın inşası adı verilebilir. 
 
Bunun tersi bir mahiyete de hayatın imhası, israfı ismi verilebilir. Bu da, insanın karar ve davranışlarını, fıtri hükümlerin dışında bir çerçevede gerçekleştirmesi ile oluşur. Hayatın imhası sürecinde; zulüm, fitne, haksızlıklar, hüsranlar, çatışmalar, israf, anlamsızlıklar doğar.
 
Yani İslam, bir kültür alt unsuru, sosyolojik tercih, rituel ve sembollerden oluşmuş bir olgu, sadece bir kesimin kimliği değildir. İslam, insanın varlık özelliklerini kapsayan, hayatı inşa edip; itminanı, bütüncül hukuku, üretimi ve çatışmasızlığı yani paylaşım ve işbirliğini sağlayan hükümler bütünüdür. 
 
Sadece kendilerini böyle tavsif edenlere kimlik, özellik, vasıf, üstünlük sağlayan bir parametre değil, bütün insanlığın varlık özelliklerine uygun bir hayat inşa edip, yaşayabilmelerini mümkün kılacak yegâne dini bilgi ya da çekirdek hüküm setidir.
 
İnsanların hayatlarını, varlık gayelerini gerçekleştirmek için yaşamaları ve bunun için mücadele etmeleri, onların temel davalarıdır. Dava, adanılan, değerler listesinin en üstlerine konulan, öncelenen ve kaynakların kendisi için sarf edildiği; karar ve davranışların ekseni ve insanın temel odağı olan şeydir.
 
Bir Müslüman için dava, sadece Allah'a kulluk etmek biçiminde tarif edilen varlık nedeninin gerçekleştirilmesini mümkün kılacak olan; hayatın, fıtrat hükümleriyle inşa edilmesini gerçekleştirmek için mücadele etmek ve sahip olduğu kaynakları, bu mahiyetin tahakkuku için sarf etmektir.
 
Bu nedenle Müslümanın bir tek hayatı vardır ve bunun kıvamı davadır. Yani kendisine Müslüman diyenlerin hayatlarının farklı nitelik ve özelliklere haiz farklı bölümleri olamaz. Onlar için günlük hayat, idealler, dava isimli hobiler ya da uğraşılar gibi tanımlamalar yoktur. Her kul insan için, kendi şakilesi ölçeğinde yalnızca, varlık nedenini gerçekleştirmek, sadece Allah'a kulluk etmek için, fıtrat ekseninde bir hayat inşa etmenin mücadelesi ve buna engel olmaya çalışan şeytanla savaşmak vardır.
 
Bütün okumalarını bunun için yapar. Bütün hedeflerini bunun için belirler. Bütün stratejiler bunun için tespit edilmiş, planlar bunun için yapılmış, bütün kaynaklar ve sistemler bunun için geliştirilmiştir. Eksende bu vardır ve her şey bu eksen çerçevesinde belirlenir.
 
Yani bilgi edinmeye çalışıyorsa, bunun gerçekleştirilmesini mümkün kılacak niyetle ve hedefle, sahada, mahiyette, miktarda ve zamanda yapması gerekiyordur. Zira bunun dışındakiler anlamsız ve israf olacaktır. 
 
Para kazanmanın ve harcamanın anlamı, usulü, gayreti ve planı da aynı çerçevede olmak zorundadır. Zira bir Müslüman için para, hayatın inşası yani varlık gayesinin tahakkuku sürecinde bir araç olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Para onlar için önemsenme, güç, statü, arzuların tatmin nesnesi değildir. Zira onlar için bu hususlar Allah katındadır. Bir Müslüman için istikbal, din günü ve ahirettir. Davası için sarf edeceğinden başka yani harcayacağı yeri bilmediği ve harcama yeteneğine sahip olmadığı parayı talep etmez.
 
Bu örneği "güç parametresi" ya da imkan diye adlandırdığı her şey için düşünebiliriz. Bir Müslüman için kaynak, varlık nedeninin tahakkuku yani davası için lazımdır. Bu nedenle talep edilir, bunun sınır ve ölçüleri dahilinde elde edilir ve kullanılır. Bu mahiyetteki kaynak "nimettir".
 
Zira Müslümanın hayat anlayışında bu dünya boyutu arızidir. Gerçek olan ahiret hayatıdır. Oradaki hayatın cennet yani mahza itminan olabilmesi için liyakat kesbetmek, hak kazanmaktan başka anlamı yoktur. Ebediliğin yanında yok mesabesinde kısadır.
 
Bu anlamın tahakkuk etmesi için bu bedende ve bu varlık mahiyetinde yaşamak zorunda olan insan, aslına rücu edeceği bilincinde hayatını anlamlandıran Müslüman, bu dünya hayatını sadece bu varlık gayesinin gerçekleştirilmesi için yaşar.
 
Müslüman için hayatın tümü davadır. Bu dava bütün insanlar için ferden sorumluluktur ve bir kısmının yüklenmesi ile diğerlerinden sakıt olmaz.
 
Bu anlayış ve keyfiyetin tahakkuk etmesi için yapılması gereken en önemli iş; din kavramının, hayatın mahiyetini belirleyen temel anlam ve hükümler olduğu farkındalığına sahip olup, bu fonksiyonu kadük bırakan, fıtratı dışındaki anlam ve anlayışlardan kurtulabilmektir. Zira bu anlayışlar akrep kıskacında köşeye sıkıştırılmış ve etrafı çevrelenmiş bir pozisyona mecbur bırakmaktadır. Köşede sıkıştırılmış çerçevede, her ne geliştirilirse geliştirilsin, fıtrat hükümlerini bütünüyle kapsayıp, kuşatamamaktadır. Zira Allah bu hükümlerin tahakkuku için özgürlük sınırları da belirlemiştir ve insan ancak bu sınırlarda varlık nedenini gerçekleştirebilir.

Copyright 2020 - İnşa Enstitüsü

netnet.com.tr